3 Ocak 2019 Perşembe

Hayır, beklemiyordum

Ali Koç Başkanımız ile yedinci ayımızı doldurduk. Futbol takımının aldığı sonuçlardan bağımsız olarak hayal kırıklıkları içinde olduğumu saklayamam.

Eleştirmek herkesin hakkı. Ama benim gibi Ali Koç'un seçim kampanyasına kendimize göre önemli ölçüde manevi destek verenlerin yaptığı eleştirilerin, en azından içinde timsah gözyaşları barındırmadığından, daha değerli olduğunu düşünüyorum.

Futbol takımının ligi iyi bir noktada tamamlayamayacağı tahmin edilebilirdi. Hata bu kadar çok değişkeni aynı anda değiştirmeye çalışmakmış, bunu şimdi görüyorum.

Benimde sonradan gördüğüm bu faktörü Başkan'ın önceden görmesi gerektiği gerçeği bir yana, futbol takımının bugün ligdeki konumu büyük bir hayalkırıklığıdır. Tabii ki bu kadarını beklemiyordum.

O dolar kurunun tarihi yükselişi sürecinde yaşanan paniklerle yapılan bazı yanlış transferlerde, Ersun Yanal, Atıf, Dirar, Volkan ile ilgili söylenenlerden yapılan geri dönüşlerde vb değilim, futbolun doğası...

Ama asıl hayalkırıklıklarım apayrı yerlerde.

Takımın en önemli neferlerini satarak biriktirdiğimiz üç kuruşu Afrikalılarla har vurup, harman savuran, limitli imkanlarımızla direkt ilk 11'e monte edilmesi için alınan 3 Afrikalıyı da ıskalayan Comolli'nin hala kovulmamasını; hayır, beklemiyordum.

Bu Ali Koç değil miydi, Koç yönetiminde rüzgar estiren, başarısızlığı hiçbir zaman affetmediği söylenen kişi...

FFP mazeretiyle takımın içi boşaldıktan sonra gelen başarısız sonuçlar üzerine, "başlatmayın FFP'ye, gerekirse Avrupa'ya gitmeyiz" vizyonsuzluğunu inanın hayır, hiç beklemiyordum. Avrupa'ya gitmeyi amaçlamayan bir futbol takımına gelecek futbolcularla Türkiye içinde de başarı gelmeyeceğinin farkında olmamak...

"Her ay camiaya sesleniş konuşması yapacağım" diyen Başkan'ın üç aydır ortalıktan yok olmasını da hayır, beklemiyordum. 

Yaz aylarında Comolli ile yaşanan transfer fiyaskosunu gördükten sonra (hani bu Comolli bir senedir takımı ve ligi takipteydi!), takımın devre arasında, siz deyin üç, ben diyeyim en az dört, ilk 11 takviyesi zorunluluğu bas bas bağırırken, bugün başlayan kampa tek bir transfer yapmadan gidilmesini de hayır hiç beklemiyordum. 

Hep aynı köşeden gol mü yenir! Hiç mi hatalardan ders alınmaz...

Ve artık bugün yaşanan Volkan'ın özür dileme seremonisi, ya da basın toplantısı, ile bardak doldu taştı. Koridorun bir köşesinde küçük bir yemek masası yerleştirilmiş, berbat bir fon, masaya TV mikrofonları zor sığıyor, öbek öbek, Fenerbahçe Kaptanı özür diliyor.

İlk başta kulüpteki iletişimin arttırılması ve vizyonun genişletilmesi için oy verilen Ali Koç yönetiminden çıkan ürünün bu pespayeliğini de hayır hiç beklemiyordum. Bu görüntünün FB TV'de yayınlanmaması ile ilgili eleştirilere katılmıyorum. İyi ki de yayınlanmamışta sosyal medya içinde kalmış, bu rezalete daha az kişi tanık olmuş.

Öte yandan çoktan üzerinde anlaşılmış bir olayı "futbolcumuzun açıklamaları sonrası yönetim kurulu değerlendirdi ve Volkan affedildi" diye aktaran resmi sitenin oynadığı tiyatroyu da hayır hiç beklemiyordum.

Basketbol maçlarından once kapılarda yaşanan Fenerbahçeli çocukların yaş sınırı nedeniyle yaşadıkları mağduriyetin bile yönetilememesini; hiç beklemiyordum. 

Öte yandan Ali Koç ile ilgili olarak bazı eleştirilerin yapıcılıktan uzak kalarak belli kesimlere hizmet ettiğinin, zaman zaman abartılarak olumsuz gündem yaratılmaya çalışıldığının da bilincinde olan çok kişi var. Benimde içinde olduğum bu grup rahat rahat #alikocunyanındayız diye ortada dolaşmaya devam etmektedir. Bizlerin beklentisi iletişimdeki kusurların azaltılması, seçim sürecinde ortaya konulan vizyondan taviz verilmemesi ve özellikle, bana göre Ali Koç'un en büyük yanlışı olan, taraftarı memnun etmek niyetiyle girilen yörüngeden bir an once çıkılmasıdır. 

Taraftar kulübün sahibidir ama yönetmek için üç yıllığına vekaletini vermiştir. Yönetim aldığı kararlarla taraftarı memnun etmek durumunda değildir, sahalarda ve salonlarda alınan sonuçlarla taraftarı mutlu etmek durumundadır.

11 Haziran 2018 Pazartesi

Güney Amerika geri dönüyor...

Kupaların Kupası Dünya Kupası bizi ışığıyla bir kere daha bir ay boyunca içine çekecek, Rusya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarına, oradan yeşil zeminlerine sürükleyecek. Benim gibi futbolseverler için bayram ayıdır bu dünya kupası ayı.

1978'den beri televizyon ile kenetleneceğim onbirinci kupa olacak. Haan, Rensenbrink, Meier, Bohnhof, Kempes, Ardiles'lerden Neymar, Messi, Neuer, Ronaldo, Griezmann'a uzanan bir süreç, yıl  yıl aklımdan geçiyor. Genelde bu bayram ayında aynı saatte oynanan maçlar hariç maç kaçırmamaya özen gösteririm. Gerekirse saat kurup uyanır, yıllık izinlerimi kupaya göre organize ederim. Ancak bu sene bu kadar iddialı değilim. Öncelikle gönlümün daimi şampiyonu Hollanda'nın ve İtalya'nın yokluğundan müzdaribim. Daha da önemlisi, böyle bir kupa için söylemesi ayıp ama, üçüncü sınıf futbol ülkelerinin bolluğu benim için grup maçlarının çekiciliğini kaybettiriyor. Öte yandan bu seviyedeki takımların grupta telef olmalarıyla birlikte grup sonrası elemelerin ağız sulandırıcı hale gelecek olması da heyecan veriyor. 

2018 düzenlenen 21.Dünya Kupası olacak. 20 kupanın onbir adeti Avrupa'ya, dokuz adeti ise Güney Amerika'ya gitmiş durumda. Bu istatistik önceleri oldukça başabaş giderken Brezilya'nın 2002'den, Arjantin'in ise Maradona'dan beri bu kupaya ulaşamaması Avrupa takımlarının kupa üzerindeki hegemonyasına neden oldu. Avrupa'da düzenlenip bir Güney Amerika takımının kazandığı tek kupa var; 1962'de İsveç'te Brezilya'nın aldığı kupa.  

"Bu kupada bütün gözler bir futbolcuda olacak" dersem akla Messi gelir değil mi? Hayır, yanıldınız. Bütün gözler Avustralya'lı Tim Cahill üzerinde olacak. Cahill eğer bu kupada bir gol atarsa dört tane dünya kupasında gol atan dördüncü futbolcu olma onuruna erişecek. İlk üç futbolcuyu tanıyor musunuz? Seeler, Pele ve Klause...   

Bu kupayı iki kere kaldırma başarısına ulaşmış tek antrenör var. 1934 ve 1938 şampiyonu İtalya'nın teknik direktörü Vittorio Pozzo. Bu başarıya bu sene tek aday ise meşhur stajyerimiz Low. Öte yandan Casillas ve Lahm'ın artık futboldan uzaklaşmaları nedeniyle bu sene kupayı kaldıran kaptan olarak yeni bir isim göreceğimiz kesin. Unutulmasın, bu kupayı iki kere kaldıran kaptan yok.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu girişten sonra birazda tahminlere geçelim. 2010 yılında dört yarı finalistin üçünü yerleriyle birlikte tahmin edebilmiş ama İspanya'nın kupayı alacağını düşünememiştim. 2014'te ise finali ve kazananı tahmin edebilmiştim. Bu sene beş favorimiz var; Almanya, Fransa, İspanya, Brezilya ve Messi. Aslında birkaç ay once bu kupanın en rahat tahmin edilebilir kupa olacağını düşünüyor, "Messi" deyip geçiyordum. Finallere son dakikada katılabilmilş olmaları adeta "meant to be" diye bağırıyordu. Ancak Arjantin ile ilgili iki tane problem görüyorum. Birincisi, hazırlık maçında İspanya'dan altı gol yemeleri bana "şampiyon olacak takım altı gol yer mi?" sorusunu akla getiriyor. İkincisi de büyük takım çalıştırmamış teknik direktor Sampaoli'nin Messi ile olan ilişkisini yönetebileceği ile ilgili ciddi kuşkularım var. 

Yukarıda saydığım beş takım arasında "kim şampiyon olamaz?" diye sorulursa, cevabım üzülerek gönlümün diğer şampiyonu Almanya olacaktır. Scolari, Bearzot, Del Bosque gibi efsanelerin iki kere kaldıramadığı bu kupayı Low'un ikinci kere kaldırabileceğini sanmıyorum. Öte yandan, kadroya bakıyorum, bu kupanın hakkı olan kadroyu, özellikle forvette göremiyorum. Beşiktaş'a karşı Leipzig'de oynarken stad gürültüsünden kulaklarını kapamış Werner ile bu iş nasıl olacak?


Bu senenin fikstür bahtsızı ise İspanya. Grupta son Avrupa şampiyonu Portekiz ile eşleşmiş durumda. Beklendiği gibi grubunu birinci tamamlarsa, final yolunda önce Arjantin, sonra Almanya olacak. Grubunu ikinci bitirmesi durumunda işler daha kolay olmayacak. Bu sefer finale ulaşmak için Fransa ve Brezilya'yı elemek zorunda kalacak. Yani İspanya'nın kupayı alabilmesi için dört rakibinin üçünü elemesi gerekiyor. Üzerine birde yorucu Portekiz maçı var, ki ilk grup maçı. O güne kadar gelişen skorlara bakıp "al gülüm, ver gülüm" de yapılamaz. Madalyonun diğer yüzünde ise İspanya grubunu birinci bitirirse  çeyrek finalde Arjantin'in, ikinci bitirirse Fransa'nın başına bela oluyor. İspanya'nın bir dezavantajı da kaptanı. Ramos Şampiyonlar Ligi finalinden şimşekleri üzerine çekmiş, adeta cebinde bir kırmızı kartla oynayacak. "Fair Play" konseptiyle Ramos'un elinde yükselecek bir Dünya Kupası'nın çok çelişeceği aşikar. Bu nedenlerden dolayı, aynı Almanya gibi, İspanya iyi bir turnuva çıkartabilir, ama hedefine ulaşması çok zor. 


Fransa turnuvanın neredeyse komşu ülkesinde oynanması, yıllardır yetiştirdiği futbolcuları, beslediği futbol anlayışı ve donanımlı, tecrübeli Deschamps ile bu turnuvanın en önemli favorisidir. Ancak savunmanın merkezinde yaşadığı sakatlıklar Fransa ile ilgili endişeleri arttırıyor. Bunun yanında beni Fransa ile ilgili karamsarlığa iten bir diğer neden eski UEFA Başkanı Platini'nin 1998 yılında Fransa'da oynanan  ve finalde Fransa'nın Brezilya'yı adeta ezmesiyle sonuçlana Dünya Kupasinda bu iki takımı finalden once eşleşmemesi için yapılan fikstür düzenlemesini itiraf etmesidir. Öte yandan Ronaldo'nun o maç öncesi şaibeli sakatlığı da aklıma geliyor. 20 yıl önceki final üzerinde yoğunlaşan bu gri bulut bu iki takımın eşleşmesinde bir "ilahi adalet"in tecelli edeceğinin göstergesi olabilir diye düşünüyorum. Yani bu kupada olası bir Fransa-Brezilya eşleşmesinde (ki bu eşleşmelerden genellikle kupaların en güzel maçları çıkar) gülen taraf Brezilya olacaktır. Bu varsayımımla birlikte fkstüre baktığımda bu iki takımın yolunun yarı finalde kesiştiğini görüyorum. Dolayısıyla ilk final adayım Brezilya'dır. 

Finalin diğer ayağını tahmin etmek daha zor. İngiltere Belcika ile tarihinde 21 kere maç
yapmış, sadece bir kere yenilmiş. Bu istatistiğe güvenerek G Grubunda İngiltere'nin grup birincisi olacağını düşünürsek bir brezilya-İngiletere çeyrek finali mümkün duruyor. çeyrek finalde bir diğer dev eşleşme  ise Arjantin-İspanya olacak. Zaten bütün hesapların zorlaştığı nokta burası. Üstelik büyük ihtimalle bu maçın kazananı yarı finalde Almanya'yı da devirip adını finale yazdıracak. 

Yari finallerdeki takımlara bakıyorum, 1998’de 1, 2002’de 1, 2006’da 0, 2010’da 1, 2014’de 2 Güney Amerika takımı bu seviyeye ulaşabilmiş. Aslında 2006'dan beri Güney Amerika takımlarının başarısında bir yükseliş trendi görünüyor. Ancak bu yükseliş trendinin 
Avrupa’da oynanan bir Dünya Kupasi finaline iki Güney Amerika takımı çıkartabilecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle şu meşhur İspanya-Arjantin çeyrek final maçını İspanya kazanacaktır ve İspanya Almanya'yı da eleyerek finale çıkacaktır. Messi'nin ise yeni bir Dünya Kupası hayal kırıklığı ile kariyerini noktalamasını bekliyorum.

İspanya'yı zorlu fikstürü ve Ramos faktörüyle birlikte Almanya ile birlikte turnuvanın favorileri arasında en olamayacak iki ülkeden biri olduğunu yazmıştım. Gerçi isimsiz bir teknik direktör olan Lopetegui daha once İspanya genç takımları ile başarıdan başarıya koşmuştu. Pekiyi "Brezilya Avrupa'da oynanan bir dünya kupasını tarihte ikinci defa kaldıran ikinci takım olabilecek kadar komple bir takım ortaya çıkartabilir mi?" sorusuna ise "neden olmasın?" diyorum. Teknik direktörü Tite, ki safkan Brezilya'lı (unutulmasın ki yabancı hoca ile dünya kupası kaldıran takım yok), Lopetegui gibi isimsiz ama iki yıldır takımın başında ve bu sürede oynadıkları 21 maçtan 17 galibiyet çıkartabilecek kadar takım içi uyumu sağlanış görünüyor. En önemli yıldızı bu kupanın en büyük iki favorisi olan Avrupa takımlarının liglerinde yıllardır fark yaratarak top koşturuyor. Kadro güçlü, üstelik  sadece iki Real Madrid'li "doymuş" futbolcu barındırıyor. Ve Brezilya için 16 kupasız sene oldukça uzun bir süre.

Sanki dunyanin bir diger ucundaki Rus bozkırlarında hersey Brezilya’lilar icin duzenlenmis gibi...


5 Haziran 2018 Salı

Seni Başkan Yaptık(!)


Küçük bir grup bizi Halas'ta ağırladığın gece o günlerin gündemdeki sloganını terse çevirerek "seni Başkan yapacağız" demiştim.

Hoşuna gitti, güldün... 

Ama işin aslını hepimiz biliyoruz. Sen, her ne kadar aldığın aile terbiyesinin getirdiği mütevazilikle, "ben sadece vitrinim, beni siz buralara getirdiniz" desen de kazın ayağının öyle olmadığı çok açık.

Bu çıktığın yolda ne platforma çıkartarak onore ettiğin yol arkadaşlarının göz yaşartıcı bir özveriyle çalışması, ne bizlerin "çorbaya bir kaşık tuz koymak için" belki faydalı belki faydasız debelenmesi, ne sokağın sevgisi, inancı, ne de camianın hayır ve başarı duaları... 

Hepsi nafile olur, bir yere kadar giderdi. Bir noktada bütün bu çabalar hayalkırıklığıyla, üzüntüyle, düşük omuzlarla sonuçlanmaya mahkumdu...

...eğer samimiyetle mütevaziliği, dürüstlükle açıksözlülüğü, çocuklukla olgunluğu, sakinlikle öfkeyi, ve en başta samimiyeti birleştiren o auran olmasaydı.

O aura olmasaydı, dedim ya, bizler ne yapsak boştu, hiçbir yere varamazdık.

Asıl biz sana çok teşekkür ediyoruz. Rüyamızın gerçekleşmesine neden oldun. Bu zafer senin o temiz kalbinle taraftara, camiaya yaydığın içten samimiyet duygusunun sonucudur. 

Ben bir kongre üyesiyim. Gururlu bir kongre üyesi...

Çünkü kendimi bana taraftarın verdiği emaneti salimen yerine teslim etmiş gibi hissediyorum. Camianın kalbinden geçeni yerine getirerek görevimi layıkıyla tamamladığımı düşünüyorum.

Düşünmesi bile ürkütücü, (hiç tahmin etmiyordum ama) ya ters bir sonuç çıksaydı? Bir kongre üyesi olarak o taraftarın kalbinden geçen sonucu sandığa yansıtamadığımızı nasıl anlatırdık? Ne derdik temsil sorumluluğumuz altında olan o stada yığılmış onbinlere? 
Nasıl anlatırdık maç günü kombinesi iptal edilip kucağında çocuğuyla kapıda kalan babaya, stadta fırça yiyen direnişin mimarı o canım kadınlarımıza, ihraç edilen üyelere, saygısızca sokağa atılan emekçilere?

Stadtan çıkarken sağımda, güvenlik koridorunun arkasındaki onbinler "Fenerbahçe taraftarındır" diye çalkalanıyordu. Bende sorumluluğunu yerine getirmiş, emaneti yerine teslim etmiş olmanın verdiği gönül rahatlığıyla avaz avaz onlara katılıyordum;

"Ali Koç Başkan, Fenerbahçe Şampiyon"...



 

1 Haziran 2018 Cuma

Tam zamanı şimdi

Aradan üç yıl geçmiş, Ali Koç ilk adaylık sinyalini genel kurulda verdiğinden beri. Hatta Aziz Yıldırım bu konuşmayı alkışlamış, Fenerbahçe'lilerin içinde gelecek için bir heyecan kıpırtısı yaratmıştı.

O gün blokumda yazdıklarımı hatırlıyorum; "Ali Koç eğer Fenerbahçe'ye başkan olmak istiyorsa Aziz Yıldırım'ın desteğiyle bu makamı alacağını düşünmesin, ancak sandıkta O'nu ya da O'nun işaret ettiği bir veliahtını yenerek o makama gelebilecektir".

Kendisini Fenerbahçe ile özdeşleştirmiş, Fenerbahçe'yi hayatının ve kişisel ihtiraslarının odağı haline getirmiş, camianın bütün birimlerini çeşitli yöntemlerle kendi hükmü altına almış, 20 senelik başkanlık döneminde kulübün bütün hücrelerini istila ederek tepkisiz, duygusuz, ruhsuz bir robot yaratmış Aziz Yıldırım'ın "sözde" desteği ile kulüp yönetilemeyeceğini düşünüyordum. Ali Koç bir noktada Aziz Yıldırım'ın karşısına çıkacaktı.

Benim tanıdığım Aziz Yıldırım bırakın Ali Koç'a zamanı gelince destek olmayı, O'nun adaylığını açıkladığı gün kurulda yaşanan heyecanı kendine karşı bir hareket olarak algılamış ve bir kenara not etmiştir bile demiştim.

Zaman geçti, devran döndü ama işte o kaçınılmaz kader günü geldi.  

Ama ne güzel ki sonucu her açıdan belli olan bir kongreye gidiyoruz. Kaybedenin de kazananın da belli olduğu bir kongre bu. Kombineleri habersiz iptal edildiği için oğullarıyla birlikte maç günü kapıda kalan babalar bu sefer kaybetmeyecekler mesela. Ya da önce itibarsızlaştırılıp üstlerine birde  "paragöz", "ahlaksız", "hain" sıfatları yapıştırılarak kulüpten uzaklaştırılan değerler kaybetmeyecekler. Tribünde yönetime tepki gösterince en hafif tabirle tartaklananlar da kaybetmeyecek, yıllardan beri yalanlar, ilkesizlikler, tehditler, içinde boğulan cefakarlar da kaybetmeyecek. İyiler bu sefer kaybetmeyecekler. 

Aziz Yıldırım kaybedecek. "Onlar taraftarla beraberler, ben kongre üyeleriyle beraberim" diyebilerek velinimetinden çok farklı bir yola çıkmış, "taraftar gelmezse, yenisini buluruz" diyerek kendisini 3 Temmuz girdabından çekip almış insanları elinin tersiyle itecek kadar gaddar, nankör...

Kaybedecek.

"Fenerbahçe için içeride yatmak" gibi bir spor kulübüyle bağdaşmayacak bir konsept ortaya çıkarmış, Fenerbahçe'ye hizmet edenleri "içeride yatanlar" ve "içeride yatmayanlar" gibi bir kategorizasyon içine sokmuş, "içeride yatmış olmayı" kendini yüceltmek için argüman olarak kullanabilmiş biri nasıl bir spor kulübü yönetebilecek? Ya da "ben bu kulübün 20 yıllık başkanıyım, tabii ki seçim eşit şartlarda olmayacak" diyen faşist bir zihniyet, "istersem on sene kalırım" diyerek kongre üyelerinin haysiyetini ayaklar altına alan bir ego spor kulübü yönetebilir mi?
Yönetemeyecek. Kazansa da yönetemeyecek.

İki gün sonra attığımız oylarla bir devire son vereceğiz. Aziz Yıldırım'ın bu düellodan çekilmesini hiç istemiyordum. Sandıkta devrilmemiş bir Aziz Yıldırım her daim kulüp yönetiminin üzerinde Demokles'in Kılıcı gibi sallanıp duracaktı. Çok memnunum ki o gözünü karartan hırsı ve egosu nedeniyle hala kazanabileceğini düşünüyor. Aylar hatta yıllar once, işte o babanın kombinesini iptal ettiğinde, Alex'i itibarsızlaştırarak kovduğunda, Acıbadem ile sponsorluk imzaladığında, 3 Temmuz gazetecileri ile röportajlar, resimler verdiğinde, tribündeki kadınlara fırça attığında, şampiyonluk kutlamalarını taraftara zehir ettiğinde, takımı ben şampiyon yaptım diyerek şampiyon teknik direktörleri gönderdiğinde, bu kongreyi kaybettiğini göremeyecek kadar gözler kör olmuş.

İki gün sonra güneş doğacak. Sabaha karşı Kalamış sahilinde o güneşi seyrediyor olacağız. Öte yandan hayatın Pazartesi günü çok daha farklı zorluklar önümüze çıkartacağını çok iyi biliyoruz. Ama acıların takımından, şampiyonlar ligi çeyrek finaline çıkabilen, 3 Temmuz mengenesini çatır çatur kıran, nice 0-3'dan 4-3'ler yaşamış bir nesiliz biz. Ne yapacağımızı çok iyi biliyoruz. 

Ne de olsa yetiştirme taraftarız.(!)




6 Haziran 2017 Salı

Narsizm ve Arda

Sabah işe gelirken Arda'nın milli takım uçağında gazeteci Bilal Meşe'ye saldırmasını ve sonra da konuyla ilgili açıklamasını görünce hayatımın en kolay blog yazısını yazabileceğimi farkettim.
 
Bir elimde Google Amca, diğer elimde Arda'nın yaptıkları ve cümleleri...
 
Google Amca'ya "narsizm" demeniz yeterli, o Arda ile ilgili içini döküyor zaten...
 
Mesela "narsisist kişiliğin altında, paradoksal olarak, derin bir kendine güvensizlik yatar" diyor Amca. Bunu zaten takım arkadaşları Shakira ile dolaşırken, Arda'nın evlilik programlarındaki kadınlara SMS göndermesinden biliyoruz.  

Narsisist karakter "kritize edilmeye karşı öfke, utanç ve aşağılanma hissi duyar". Arda'nın giriş cümleleri şimdi ne kadar anlamlı değil mi? "Demiştim! Islıklandıktan sonraki röportajımda olanları unutmayacağım diye".

Google Amca devam ediyor. Arda'nın tek cümlesi sözkonusu kişilik bozukluğunun iki ayrı belirtisini işaret ediyor.  "Narsisist aşırı gururludur ve kendisinin mükemmel olduğunu düşünür". "Diğer insanları kendilerinden daha çirkin, daha az zeki, daha başarısız, daha yeteneksiz görürler". Buyurun, Arda'yı okumaya devam edelim. "Onlar kim mi? Biz ülkemizin formasını terletirken ve sonrasında yalanla, iftirayla, insanların onuruna laf söyleyerek, ailevi değerlerine dil uzatıp sonra buna gazetecilik diyen kişiler".

Fedakarlık yada iyilik yapmaz ama gösteriş amacı ile küçük davranışlarda bulunabilir" cümlesiyle paralel olarak gazetecilerin ağzına bir parmak bal çalmaktan geri durmamış süperstarımız. "Benim futbolculuğumu eleştiren gerçek gazetecilere teşekkür etmişliğim vardır haklısınız diye". Vayy be, abi bahşetmiş...
 
"Suçunu kabul etmezler, herşeyde haklı olmaya çalışırlar". Gülümseyerek okuyorum. "Dün yaptığım doğru muydu, bilmem. Belki doğru değil ama dürüstçe, onurlu, şerefli bir davranış". Arda'ya göre milli takım uçağında gazeteci dövmek dürüst, onurlu ve şerefli bir davranışmış. Şu lümpenliğin geldiği boyuta bakın siz.
 
Bitmedi..."Egoist insanlardır. Dünyada sadece kendilerinin olduklarına inanırlar". "Bu kişilerin küstah ve kendilerine beğenmiş davranışları vardır. Çoğu kez züppeliğe varan tepeden bakan patronluk taslayan tutumlar sergilerler". "Arda Turan Allah'tan başka kimseden birşey istemedi, beklemedi. Hesabı da kimseye vermez". Tevekkeli değil, büyüklerim bana "kendinden üçüncü şahıs olarak bahseden birini gördüğünde, uzaklaş oradan" demişler.
 
Bitirmeden, Arda'nın yakın çevresini uyarma vazifemi de yapayım, gene Google'dan bir alıntıyla; "Önemli özelliklerinden biri empati eksikliğidir. Başkalarının duygularını anlayamazlar. Zaten başkalarını önemsemezler. Başkaları, ancak kendilerini övmek, onaylamak için vardır. Bu yüzden yakın ilişkileri; evlilik ve yakın dostlukları sürdüremezler".

Tabii bu konu başlığına Arda'nın üç-beş sıra önünde oturup bu lümpenliğe tek laf etmeyen futbol direktörünü de katmak gerekir. Bu tam bir imam-cemaat ilişkisi değil mi?



23 Mart 2017 Perşembe

Tarih sizi de yazacak...

Mithat Yenigün, Mahmut Uslu, Ilhan Ekşioğlu, Nihat Özbağı, Ömer Temelli, Ender Alkaya, Alaeddin Yıldırım, Murat Özaydınlı, Şekip Mosturoğlu, Önder Fırat, Erhan Türkoğlu, Ozan Balaban, Tahir Sarıoğlu, Hakan Dinçay...

Kaçamazsiniz...Saklanamazsiniz...

Tarih sizi de yazacak...

Koskoca Fenerbahçe camiasının bugünleri yaşamasının sorumlusu sadece Aziz Yıldırım değildir. 

O'nun Yönetim Kurulu listesindeki her bir isim camianın düştüğü bu durumdan mesuldur.

Biliyorum, konuşsanız da sizi dinleyen olmayacak. Biliyorum, çoğunuz Başkan'a 3 Temmuz'dan gönül borcunuz olduğunu da düşünüyorsunuz.

"İstifa" makami işte tam bugunler, böyle şartlarda başvurulmak üzere vardır. Aksi taktirde tarihi sorumluluklar sizin de omuzlarınızda kalır.

Sadece, şu son bir hafta sürecinde yaşadıklarımız bile camianın düştüğü durumun sefaletini ortaya koymakta ve bir yöneticinin istifası için yeterli neden oluşturmaktadır. 

Önce koskoca Fenerbahçe A Futbol takımı bir lig deplasman maçı için Antalya'ya gitmiştir ve bu takımı havaalanında sadece bir kişi karşılamıştır. 

Daha önceki bir deplasman maçında protestolar oldu diye bu maçta tribündeki biletler yöneticiler tarafından alınıp ne idüğü belirsiz bir gruba peşkeş çekilmiş, anlı şanlı Fenerbahçe tribünü iki direk arasına hapsedilmiştir. 

Üzerine titrediğimiz Fenerium mağazamız bu ayni taraftar grubu için özel ürün çıkartmış ve bu ürünleri perakende fiyatlarının çok altında bu taraftar grubu mensuplarına satmıştır. Bu konuda eleştiriler gelince de iki tarafta olanca pişkinlikleriyle ilişkili faturaları göstererek bunun normal bir ticaret anlaşması olduğunu iddia etmiştir.

Camianın en azından yarısının gerek oynattığı futbol tarzı, gerekse Efsane'miz Alex'in kulüpten uzaklaştırılmasına neden olması nedeniyle tasvip etmediği, sevmediği bir antrenörle Başkan'ın "ben olduğum sürece bir daha kapıdan giremez" demesine rağmen anlaşılmış ve bu kişiye "kurtarıcı" rolü bahşedilmiştir. Bu anlaşmanın gelecek Mayıs'ta kongre olmasına ve bu kongre için güçlü bir aday çıkmış olmasına rağmen üç yıllık yapılması Başkan'ın Yüce Fenerbahçe Kongre Üyelerini hiçe saydığını göstermiştir.

Futbol takımımız Cuma akşamı Kadıköy'de lig maçına çıkmış, ve maçtan önce tribünlerde alkışlayacak taraftar kalmadığı için futbolcuların isimleri anons edilmemiştir.

Maçlarda demokratik tepkisini verip "Yönetim İstifa" diye bağıran taraftarın en hafif tabirle hırpalanması Fenerbahçe'de artık alışılageldik bir faşizm gösterisi haline gelmiştir. .

Bu kadar çirkinlik, basitlik, vurdumduymazlık, yüzsüzlük, ilkesizlik, faşistlik, ayıp, rezalet bir haftaya nasıl sığmıştır, akıl alır gibi değildir.

Ve sizler...Sayın Yönetim Kurulu üyeleri, sizler bütün bu olanları sadece seyredip mesul tutulmayacağınızı mı sanıyorsunuz?

Bakın daha kulübü düşürdüğünüz finansal bataklığa, şimdiye kadar çoktan açılması gereken 3 Temmuz davalarının geciktirilmelerine, son sekiz yıldır Şampiyonlar Ligine gidilememesine filan girmiyorum.

Yok öyle yağma, sizde suçlusunuz, mesulsünüz...

"İstifa" makamı bugünler için vardır ve yüce bir makamdır.

20 Şubat 2017 Pazartesi

"Beş yılda bir"den "Altı yılda bir"e...

Hayır. Size yeni bir "Alex özlemi" yazısı yazmayacağım.

Sizi alıp Fenerbahçe'nin futbol anlayışının nasıl değiştiğini, bu değişimin sonucunda ortaya çıkan kadro erozyonunun köküne götüreceğim.

Hatırlıyor musunuz şu "beş yılda bir şampiyon" söylemini? Aykut Kocaman 2010 yılında Young Boys'a elendiğimiz günün akşamı "Alex'i oyundan niçin çıkardınız?" sorusuna cevaben Alex'i itibarsızlaşmak için bu cümleyi kurmuştu.

Aslında "altı yılda iki" olan bu istatistiği kendi argümanı lehine manipule etmesini bir kenara bırakalım...

Bugün size Alex gittiğinden beri altı sezon geçmiş olduğunu hatırlatıp, "bu altı sezonda sadece bir şampiyonluk gelmiş olduğunun farkında mısınız? diye soracağım. Kocaman'ın manipüle edilmiş istatistiğini bile geçtik.

Fenerbahçe ne zaman ki genlerine işlemiş olan yetenekli futbolcular üzerine kurulmuş "yakışıklı futbol"dan taviz verip "koşu mesafesi" hesaplarına girdi, işte o günden beri, Ersun Yanal'ın verdiği hayat öpücüğünden başka, iki yakası bir araya gelemedi. 

Aykut Kocaman 7 sene önce sevmediği Alex'i itibarsızlaştırmaya çalışırken aslında ekmeğini yediği kulübün yerleşik futbol anlayışına, hatta kendi kariyerine bile ihanet ettiğinin farkında mıydı acaba?

O gün o söyleme alkış tutanlar bu yaşanan yedi seneden sorumludurlar...

Onlar Aurelio, Appiah, Emre yerine Jozef'e, Topal'a, Tuncay, Anelka yerine Volkan Şen'e, Aatif'a, Gökhan Gönül, Roberto Carlos yerine Şener'e, İsmail'e, Alex yerine Salih'e, Deivid yerine Fernandao'ya mustehaktırlar.

Siz yeteneği ön plana çıkarmazsanız, bir Pazar gündüz güneş altında oynana maça 10.000 kişiyi toplayamazsınız...

Siz tercihlerinizi "adam eksilten" futbolcuya kullanmak yerine "koşu mesafesi" peşinde koşar, yeteneğe saygı duymayıp "futbol değişti mirim" konulu konuşmalara alkış tutarsanız Kocaman'ın manipüle edilmiş söylemini bile arar olursunuz.

Aziz Yıldırım'ın koskoca Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman'ın izinde "yeteneksiz topçu sürüsü" haline gelmesindeki payını da vermeden konuyu kapatmayalım.

"Yahu Nisan ayında bizi şampiyon yapan Ersun Yanal, 8 sene bu kulübe en mükemmel şekilde hizmet veren Alex nasıl bir suç işlediler de bir kere affedilmediler, derbi maçında formasını çıkarıp sahayı terkeden Emenike iki kere, üç kere nasıl affediliyor" diye sormaya kalkınca da Başkanınızdan  "Emenike Fenerbahçe için içeride yattı" cevabı alırsınız.

Fenerbahçe'de işlerin bir boyutu da yetenek, performans filan değil "içeride yatıp, yatmamaktır" çünkü...

O'nun gözünde "Gökhan paracı", "Alex twitçi", "Yanal alemci", "Caner serefsiz", "o kulübün kapısından giremez", "diğeri bacadan çıkamaz"...

Sonunda kalırsın işte Volkan'a, Aatif'a, Jozef'e... 

Ama bir konuşursan yer yerinden oynayacak değil mi Sayın Başkan?






24 Ağustos 2015 Pazartesi

İlk puan kaybının düşündürdükleri...

Yazıma en son söyleyeceğimi en başta söyleyerek başlamak istiyorum. Nani'nin bu kadar güzel top oynadığı, Van Persie'nin maçın başında bu kadar rahat gol atarak skor avantajı aldığımız bir maçta iki puan bırakmak yazıkoğlu yazıktır. 

Ve tabii ki de bu kayıp iki puan Hoca'nın eksi hanesine yazar. Ama ortada dolaşan öyle yılbaşına kadar zaman tanımalar, stajyer hocalıklar gibi bence artık önünü almak için SPK kapsamında cezalandırılması gereken yıkıcı eleştirilerin işaret ettiği trajik bir durum ortada yoktur.

Aynı satırları yazanların Perşembe akşamı Nani'ye "ikinci Krasiç vakası" yakıştırması yaptıklarını unutmayalım.

İlk antrenman maçından beri ne oynamaya çalıştığının sinyallerini veren bu kaliteli futbolcu topluluğunun birkaç fine-tuning ve zaman katalizörlüğü altında istenen düzeye gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Dün ilk yarıdaki etkisizliği bir yanda Mehmet Topal ve Jozef'in benzer oyuncular olup benzer görevler almalarıyla birlikte diğer yanda Alex wanna-be Diego'nun halı saha kıvamındaki futboluna bağlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, Mehmet ve Jozef'in benzer oyuncu olmaları ikisinin aynı anda oynamalarına engel teşkil ettiği gibi bir söylemim yok. Sergen'le Tümer pekala beraber oynayabilir.  Ancak dün gece Mehmet ve Jozef karbon kopya futbol oynayıp, ikisi toplam "1" ederken, Diego'nun iki forvet arkasında ancak "0" verim vermesiyle birlikte bizim dört kişilik orta sahanın güç olarak ikiye düştüğüne şahit olduk.  

Fenerbahçe bana göre şu anda çok klasik bir "10 numara" problemi yaşamaktadır. İkinci yarıda bir forvetin çıkması ve bir orta saha oyuncusunun girmesi ile oyundaki dengenin kurulması, orta sahanın kalabalıklaşması ile birlikte Diego'nun 10 değilde 9,5 numaralı formayı giymeyi başlamasından kaynaklandı. Ancak tabii ki de "bir Alex değil" Diego 9,5 numaralı formayla halefine nazaran son derece etkisizdi. Bulunan iki pozisyon da Topal'dan ayrılıp kaleye daha yakın oynayan Jozef'ten geldi zaten.

Fenerbahçe'nin bugün elindeki forvet silahları geçmişteki örneklerden çok farklı olarak ne Kezman kadar mücadele etmekten yoksun, güçsüz, ne Semih kadar yavaş, ağır, ne Nobre kadar yeteneksiz, ne de Guiza ile Emenike kadar etkisiz, katastrofik oyunculardır. Şu anda Türkiye Ligine en uygun santrfor tipi olan Fernandao ile "arife tarif" gerektirmeyen Robin Van Persie sarı-lacivert renkleri giyerken, kadro tamamıyla bu iki güç üzerine şekillendirilmeli, 9,5 numaralı yarım forvetler yaratılmaktan imtina edilmelidir. Parreira'nın tek amacı bu ikiliyi maksimum dakika oyunda tutabilmek olmalıdır. Dolayısıyla iki forvet arkasında oynarken orta sahanın direncini de düşüren Diego asla ilk onbirde düşünülmemelidir.

Sonuç itibarıyla Diego yerine Ozan ya da Alper'in monte edilmesiyle birlikte Rizespor maçının o özellikle ilk yarısında hissedilen etkinsizliğin azalması, takımın gerçek kanat oyuncularına kavuşmasıyla hücum varyasyonlarının da çoğalacağını düşünmekteyim.

Son bir cümle olarak şunu da eklemek isterim ki yönetim şu anda bir sağ açık transferi peşindeyken asıl ihtiyacı olan kaleci ve stoper pozisyonlarını ihmal ederek önemli bir yanlışa imza atmaktadır. Fenerbahçe taraftarının, hele geçen sene sadece kaleci performans farkı nedeniyle kaçan şampiyonluğun da etkisiyle, Volkan'a sabrı kalmamıştır. Stoper de ise Ba ve Alvez son derece yavaş kalırken, yeni transfer Kjaer hiç güven vermemektedir.


17 Haziran 2015 Çarşamba

Aziz Yıldırım'ı yenmeden Başkan olunmaz.

Fenerbahçe'nin son Genel Kurulunda, Ali Koç geleceğe yönelik olarak başkanlık isteğini ve adaylığını açıkladığında salondaki coşku görülmeye değerdi. Bu heyecana Aziz Yıldırım'ın da alkışlarla destek verdiğini görmek bir çok Fenerbahçe'liyi memnun etmiş olsa bile umuyorum Ali Koç için aldatıcı olmamış, O'nu gerçeklerden uzaklaştırmamıştır.

Kendisini Fenerbahçe ile özdeşleştirmiş, Fenerbahçe'yi hayatının ve kişisel ihtiraslarının odağı haline getirmiş, camianın bütün birimlerini çeşitli yöntemlerle kendi hükmü altına almış, 18 senelik başkanlık döneminde kulübün bütün hücrelerini istila ederek tepkisiz, duygusuz, ruhsuz bir robot yaratmış Aziz Yıldırım'ın "sözde" desteği ile kulüp yönetilemez.

"Fenerbahçe için içeride yatmak" gibi bir spor kulübüyle bağdaşmayacak bir konsept ortaya çıkarmış, Fenerbahçe'ye hizmet edenleri "içeride yatanlar" ve "içeride yatmayanlar" gibi bir kategorizasyon içine sokmuş, "içeride yatmış olmayı" bir futbolcuyu yüceltmek için argüman olarak kullanabilmiş Aziz Yıldırım, ister "aklanmış" olsun, ister mahkeme kararı ile başkanlıktan düşürülmüş olsun, Fenerbahçe'yi yönetme sevdasından vazgeçmeyecektir.

Zaten mahkemelerde aklanmış bir Aziz Yıldırım'ın artık kendi evinin bir oyuncağı olarak gördüğü Fenerbahçe'nin yönetiminden uzaklaşmak için en ufak bir motivasyonu olmayacak, tam tersi kendini zincirlerinden kurtulmuş olarak düşüneceği için daha dengesiz, daha agresif, daha pervasız ve daha faşist bir yönetim tarzıyla Fenerbahçe'yi şimdiye kadar soktuğu belalar yetmezmiş gibi çok daha büyük kaos ortamlarına sürüklemek üzere dümen başında olmaya devam etmek isteyecektir. 

Böyle bir "aklanma" durumunda bırakmayacağının sinyalini Ali Koç'u alkışladıktan bir gün sonra gene Fenerbahçe kongresinde "10 yıl daha burada kalırım" diyerek vermiştir. 

Özal-Akbulut analojisini hepimiz hatırlarız. Allah korusun, mahkemeden olumsuz bir sonuç çıkması durumunda ise Aziz Yıldırım "sandıkta devrilmemiş" bir duayen başkan olarak o koltuğa oturacak her kişinin başında Demokles'in Kılıcı gibi sallanacak, o günkü başkanı kendi sözlerinin dışına çıkmayacak bir Akbulut gibi davranmaya sevkedecektir.  

Zaten benim tanıdığım Aziz Yıldırım Ali Koç'un başkan adaylığı açıklamasından sonraki coşkuyu kendine karşı bir hareket olarak algılamış ve gereken notları almıştır bile. 

Ali Koç tabii ki de istediği taktirde o koltuğa oturacaktır. Ancak o koltuğun gerçek mazbatasını almak için er ya da geç sandıkta ya Aziz Yıldırım'ın kendisi ya da Aziz Yıldırım'ın işaret ettiği bir aday ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır.

Aziz Yıldırım desteğiyle Fenerbahçe'de başkanlık yapılamaz. Sonuçta Aziz Yıldırım'ı sandıkta yenmeden Fenerbahçe'yi yönetebilmek asla mümkün olmayacaktır.



13 Temmuz 2014 Pazar

Dört sene sonra yine "İlahi Adalet" peşinde...


Bir Dünya Kupası final sabahına daha uyanabilmek...

Beş yaşında olmama rağmen 1974’ü hatırlayamıyorum. (O Cruyff’u finalde nasıl hatırlayamam! 1973’de onunla beraber Ajax’tan Barcelona’ya transfer olduğumu hatırlıyorum oysa) Bugün benim için onuncu final, yani benim dünyam bugüne kadar dokuz kere durmuş, bugün bir daha duracak...

Dokuz finalde sadece üç kere sevinmişim. 1990’da Almanya, 1994’te Brezilya ve 2006’da İtalya ile. Gönül bilançom felaket anlayacağınız. Dokuzda üç. 74’ü hatırlayabilsem, biliyorum 10’da üç olacak. Bu kötü final bilançomun nedenleri Dünya futbolunda Cruyff’lardan, Neeskens’lerden beri tuttuğum Hollanda ve Beckenbauer’lardan, Gerd Muller’lerden beri gönül verdiğim Almanya. Biri iki, diğeri üç defa kupa şanslarını finalde gözümün önünde çöpe atmışlar.
.................................................................................................................................................................

Bu sene finalin adayları daha turnuva başlamadan adeta bağırıyordu. Hem fikstür avantajının, hem de kupanın kendi kıtasında oynanmasının verdiği coğrafi avantajların önünü sonuna kadar açtığı Arjantin’in, Messi figürü ile birlikte finalin ilk ismi olacağı belliydi. Bir Güney Amerika takımının da karşısına mutlaka Avrupa’dan bir aday çıkacağı, bu adayın 2002 yılından beri futbolunu tekrar üst düzeye çıkartan, işin ilginç tarafı “güzel” futbol oynayarak 21. Yüzyılın bütün turnuvalarına damga vurmuş Almanya olması muhtemeldi.

Tabii Hollanda’nın İspanya’yı darmadağın ederek turnuvaya başlamasıyla birlikte bir gönül kayması yaşamadım değil. Acaba bir rüya final görebilir miydim? Bunun için Hollanda’nın 1978 finalinin rövanşını alması yeterli olacaktı. Çok istediğimi söyleyebilirim, maalesef olmadı. Herkesin favorisi Brezilya’nın en iyi ihtimalle yarı finalde Almanya’ya eleneceği de belliydi. O kadronun bu kupanın üstesinden gelmesi imkansızdı. Almanya yarı finaliyle turnuvaya “honorable exit” yapacak olan Brezilya, ortaya çıkan tarihi skor nedeniyle ortada ne “honour” bıraktı, ne de başka birşey.     
..................................................................................................................................................................
Dört sene önce gene bir final sabahı klavyemden dökülenleri okuyorum...

“Bugün Hollanda o kupayı almalı...Hollanda bu kupayı tarihiyle hakediyor. 1974, 1978 finallerinde, 1998 yarı finalinde haksız kaybeden olmakla...Yaklaşık 40 senedir futbola getirdiği yeni anlayışla...Gelmiş geçmiş yetiştirdiği futbol adamları ve futbolcularıyla...
...Dünya Kupası “ben bir jenerasyon yakaladım” diye kazanılmamalı. Yıllarca ter akıtmak, uğraş vermek gerekmeli...Finalin son dakikasında topunun direkten dönmesi, finalde rakibin ayağı topa değmeden gol atabilmek, düşmek, kalkmak, geride kalmak ve sonra tekrar oraya uzanmak gerekiyor...”

Bu sene de aynen dört sene önce olduğu gibi futbolun Nirvana noktasında “İlahi Adalet” arıyorum. Dört sene önce o “İlahi Adalet”e ulaşamadım, ama bu sene elde etmek istiyorum. Bir tarafta sekizinci finaline çıkan, oynadığı yedi finalde üç kupa kazanabilmiş, istatistiksel olarak Dünya Kupasının en başarılı takımı olmakla birlikte 7-1 yendiği Brezilya’dan ve hatta İtalya’dan dahi daha az kupa kaldırabilmiş, Avrupa’da ve Dünya’da oynadığı son dört turnuvada minimum yarı final görmüş, günümüzün “güzel” futbol temsilcisi Almanya. Diğer tarafta ise 1978-1990 arasındaki 12 senelik period dışında Dünya Savaşı sonrasında bu kupada yarı final dahi görmemiş, Kempes’li jenerasyon sonunda sadece Maradona ile Dünya Kupalarında kendisini gösterebilmiş, Güney Amerika’da her zaman Brezilya’nın gölgesinde kalmış bir Arjantin.

Düşünebiliyor musunuz? Bugün Arjantin kazanırsa bu iki takımın Dünya Kupası sayısı eşitlenecek.

“İlahi Adalet” bu olmamalı. Almanya bugünlere tırnaklarıyla kazıyarak ulaştı. Finalde çizgiyi geçmeyen top “gol” olarak karşı takımın hanesine yazıldı. Üç kere üstüste final oynadı, ilk ikisini kaybetti, yılmadı, üçüncüyü aldı. Futbolu 2000lere doğru karanlığa gömüldü, yepyeni bir jenerasyon yarattı. Brezilya’ya aylar önce kamp yapmak için futbol köyü inşa etti. Sonuçta Almanya bu kupayı sadece tarihi başarıları ile değil, oynadığı futbolla, futbola yapmış olduğu yatırımlarla da haketti.

“İlahi Adalet”i artık bu sene görmek istiyorum.

Kaldı ki Brezilya’nın kendi sahasında, ciğerinin içinde ezeli rakibi Arjantin’in kupa kaldırmasının da iki taraf içinde hakedildiğini düşünmüyorum. Alejandro Sabella adındaki isimsiz ve bugüne kadar başarısız bir teknik direktörün, sadece savunma futbolu oynatıp, bir süperstarın sırtında bu kupayı ezeli rakibinin kalbinde kaldıramaması gerektiğine inanıyorum.  

Sözlerimi dört sene önce ne dediysem aynı cümleyi yazarak bitiriyorum;

“Bu kupayı kazanmak bu kadar kolay olmamalı”.

 

 

10 Haziran 2014 Salı

Brezilya'yı Kim Eleyecek?


1986 Meksika’dan 28 yıl sonra tekrar Güney Amerika’dan yayılan bir ışığa bir ay boyunca kapılıp gideceğiz. Kupaların Kupası Dünya Kupası...

1934 ve 1938 şampiyonu İtalya’nın teknik direktörü Vittorio Pozzo’dan sonra bu en dev kupayı ikinci kez kazanmaya aday iki koç ismi var: Luiz Felipe Scolari ve Vicente Del Bosque. İkisi de en favori iki takımın başında sahaya çıkacaklar. Gruplarını birinci bitirmeleri halinde bu iki büyük favorinin yolları finale kadar çakışmayacak.

Öte yandan Iker Casillas için bu kupanın farklı bir anlamı olacak. Casillas İspanya’nın şampiyonluğu halinde bu kupayı iki kere kaldıran ilk kaptan olarak tarihe geçecek.

2014 Güney Amerika’da oynanacak yedinci DK olacak. Kıta sahipleri 6da 6 yapmış durumda. 1986 yılındaki son Güney Amerika kupasına kadar Güney Amerika takımları beş turnuvanın hepsinde ilk dörde iki takım çıkartmışlar. 1978’de Arjantin’de yapılan 11. Dünya kupasından beri Güney Amerika takımları ilk dörde maksimum bir takım getirebilmişler.

Ve geçmişi bırakıp geleceğe dalmadan önce Brezilya’da oynanan tek dünya kupasındaki tarihi hayalkırıklığından bahsetmeden olmaz. 1950 yılında Maracana’da Brezilyalılar için Uruguay karşısında göğün yerle birleştiği o dakikaları, 1-0 önde oynayan takımlarının finalde Uruguay’a kaybetmeleri...

Bu acı unutulmaz tabii, ama o günden 20 yıl sonra 1970’de Brezilya Uruguay’ı yarı finalde elemiş ve adeta bir “amorti” kazanmıştı.
...................................................................................................................................................
2010 yılında dört finalistin üçünü yerleriyle birlikte tahmin etmiş, Hollanda-Brezilya maçını sonucuyla birlikte turnuva öncesi call edebilmiş ancak İspanya’nın çıkacağı ilk finalde kupayı alamayacağını düşünmüştüm. 2014 dört sene önceki turnuva gibi kolay tahmin edilebilir değil. 2010 yılında Güney Amerika takımları anlamsız kadro ve teknik direktör seçimleri ile birlikte saat farkı nedeniyle deplasmana çıkmışlardı. Bu nedenle iki majör favori (Brezilya ve Arjantin) zaten bana göre yolun sonunu göremeyecekti.

Ancak 2014’te Güney Amerikalılar ev sahibi olmakla birlikte farklı avantajlara da haizler. Örneğin Arjantin’in fikstürüne baktığımızda Bosna-İran-Nijerya gibi kolay bir grupta birinci oldukları taktirde, aynı şekilde Almanya’nın da kendi grubunu birinci bitirmesi durumunda yarı finale kadar bomboş bir yolu olduğunu görüyoruz. Arjantin’in Alejandro Sabella gibi vasat bir teknik direktör ile kupayı alabileceğini sanmıyorum. Ancak Almanya’nın kendi grubunu birinci bitireceğini tahmin ettiğim için ilk yarı finalist adayım Arjantin’dir.

Fikstür avantajının Arjantin kadar olmasa bile güldüğü bir diğer takım Almanya. Zaten her turnuvanın favorisi olan Almanya bir de fikstür avantajını arkasına alınca tutulamaz bir takım görüntüsü veriyor. Almanya’nın grubu güllük gülistanlık değil. Portekiz, Klinsman’ın ABD’si ve Ghana bu grubu belki de “gölge” ölüm grubu yapan faktörler. Ancak grupları gerektiği yerde tamamlama ustası Almanya’nın böyle çok başlı bir gruptan birinci çıkacağını, ikinci turda H grubu ikincisi Belçika ve Rusya’dan birini eleyip, çeyrek finalde de 2010 kadar bomboş çıkmayacağını düşündüğüm Fransa’yı turnuva dışında bırakıp yarı finale adını kolaylıkla yazdıracağını düşünüyorum.

Bu kupanın tahmin zorluğu diğer iki yarı finalistte kendini gösteriyor. O iki spot için adaylara bakın; İspanya, Brezilya, Hollanda, İngiltere, İtalya ve Uruguay.

2014’ün en önemli sorusu turnuvanın gözü kapalı favorisi, ancak bana göre defans hariç kötü kadrosu Brezilya’nın hangi takım tarafından eleneceğidir. Brezilya ilk üç maçını kolaylıkla kazanınca üzerindeki hype iyice artacak, bet şirketleri bahisleri pahalılandırdıkça pahalılandıracak, Türkiye’de ucundan futbol seyreden 40lık light kolalar “bu Brezilya Socrates’li, Zico’lu kadro gibi bea” diye dellenecek, ve sonra booomm.  Ama kim eleyecek? Brezilya grubunu birinci bitirince ikinci turda İspanya/Hollanda grubunun ikincisiyle karşılaşacak. Hollanda iki defa üstüste Brezilya’yı eleyemez. Zaten Brezilya’nın ikinci turda elenmesini de Arjantinliler hariç ben dahil hiçbir canlı istemez. İspanya-Brezilya ikinci tur maçı ise bir insanoğlu için fazla “erken final”. Bu nedenle ben İspanya’nın grup birinciliğine bet etmeyi daha uygun buluyorum. Sonuçta kalplerin ve gönüllerin şampiyonu Hollanda ikinci turda Brezilya’ya elenecek maalesef. Breziya’nın çeyrekteki rakibi ise ölüm grubunun ikincisi olacak. Yani Uruguay/İtalya/İngiltere’den biri...

Uruguay/İtalya/İngiltere grubunda kim hangi sırayı alacak? Bu turnuvanın bir diğer zurnanın zırt dediği noktası. Bana göre zaten bu denklemden İngiltere’yi çıkarmak gerekiyor. Capello’nun 2010da zar zor çıkarttığı İngiltere’nin artık grupta kalma zamanı da geldi, geçiyor. Bu grubun birincisinin kim olacağı ise Suarez’in sahalara ne zaman ve ne kadar fit döneceğine bağlı. İtalya-Uruguay maçının üçüncü maç olması sanki Uruguay’ın birinciliği için bir işaret. 

Uruguay’ın grubunu birinci bitirmesi durumunda kendini çeyrek finalde İspanya’nın kucağında buluyor. İspanya-Uruguay maçının galibi de yarı finale gelirken hiç ter akıtmamış Arjantin ile karşılaşıyor. Diğer bacakta ise Brezilya-İtalya çeyrek finali ve yarı finalde galiple Almanya kapışması ufukta görünüyor. Açıkçası Brezilya için bu turnuvada gerçekleşmesini beklediğim en “honourable exit” yarı finalde Almanya’ya elenmeleri olurdu. Ancak Brezilya’nın çeyrek finalde beyaz bayrak çıkartacağını ve İtalya’ya eleneceğini, elese bile bu bacaktan Almanya’nın finale çıkacağını öngörüyorum. Olası bir Almanya-Brezilya yarı finalinde yeni bir ilk gerçekleşecek ve Almanya tarihinde ilk kez Brezilya’yı resmi müsabakada yenecektir. Diğer ayakta ise bir Uruguay-Arjantin yarı finali bekliyorum. Eğer Brezilya İtalya’yı geçer yarı finale kalırsa İspanya yarı finalist olabilir. Bana 3 Güney Amerika takımının yarı finale çıkması mantıklı gelmiyor. Dünya futbolunda 36 senedir maksimum bir yarı finalist çıkartmış bir kıtanın bir anda 3 yarı finalist çıkartabileceği bir değişim yaşanmadı. Finalde ise bir Güney Amerika takımının olacağını ama Almanya’nın kupayı kaldıracağını tahmin ediyorum.

İtalya’nın grubunu birinci bitirmesi halinde ise Brezilya-Uruguay ve İspanya-İtalya çeyrek final eşleşmelerini, Brezilya’nın yeni bir Uruguay şokunu yaşamasını, ancak Uruguay’ın da Almanya’ya elenmesini, İspanya’nın ise İtalya’yı eleyip Arjantin’e elenmesini bekliyorum.

Yukarıda senaryolar dahilinde bu kupada favorim Almanya’dır. Almanya’yı Arjantin ve İspanya zorlayabilir. Ancak tecrübeli hocası, dengeli, kadrosu ve turnuvanın en iyi forvetiyle Uruguay benim 2014 Dünya Kupası underdog favorim. Gönüllerde ise tabii Portakallar, Panzerler ve Uruguay’lılar olacak.

Sonuç ne olursa olsun bu 1 ayın keyfini çıkarmak gerekiyor. Artık belli bir yaştan sonra “daha kaç tane seyredebileceğiz ki” diye düşünmeden edemiyor insan.

6 Ağustos 2013 Salı

Selçuk'un ardından...

Seninle o son "mutlu" gecemizde tanıştık.
Hatırlamazsın, doğaldır.
Benim için özeldi tabii, öyle bir gecede çocukluk, ilk gençlik kahramanımla tanışmak. 
30 Haziran 2011, Reina'da...
Uğursuz günden 3 gün önce şampiyonluk kutluyorduk.
Başkan, Alex, Aykut, 1907 üyeleri, Divan Kurulu...
Çocuk gibi şendin.
Bir masadan diğerine geçiyor, Fenerbahçe sevgisi ile yoğrulmuş anılarını keyifle, gururla anlatıyordun.
Senin için yeni tanıştığın bir Fenerbahçeli ile 40 yıllık Divan Kurulu üyesi aynı değerdeydi.
Fenerbahçe'liydik ya, koy sepete.
Bende sana Almanya'dan dönüşte Fenerbahçe seni almadığı için Fenerbahçe Stadındaki açılış maçında kafama nasıl para yağdığını anlatmıştım.
"Paranız yoksa, para verelim"...
Çok gülmüştün.

Birçok Fenerbahçe'li seni Bordeaux maçıyla, 4-2lik Trabzon maçıyla hatırlayacak.
Ben ise o gece Fenerbahçe sevgisi içinde şen bir çocuk halinle...
Rahat uyu Büyük Kaptan.

7 Mayıs 2013 Salı

Tehlikenin farkında mısınız?

Fenerbahçe'nin bir sene daha Şampiyonlar Ligine katılamayıp, ilgili bütün gelirleri Galatasaray'a bırakma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olduğunun kaç kişinin farkında olduğunu merak ediyorum. Bu tehlike ligde üçüncülüğe düşülme olasılığının dışında kontrol edilemeyecek gelişmeler zincirinden kaynaklanıyor.


Bildiğiniz üzere Fenerbahçe ligi ikinci bitirirse Şampiyonlar Ligi gruplarına katılabilmek için iki eleme oynayacak. Birinci etaptaki rakipleri Fransa liginin üçüncüsü ile Rus, Ukrayna, Hollanda, İsviçre, Yunanistan, Danimarka, Belçika ve Avusturya ikincilerinin oluşturacağı bir grup olacak. Bunlar arasında beş takım seribaşı seçilip, kura çekilecek.


Bu grup içerisinde Ukrayna'da ikincilik mücadelesi yapan Kharkiv ile Dinamo Kiev, Rusya'da ikincilik mücadelesi yapan CSKA ve Zenith, Hollanda'da ikinci olması muhtemel PSV ile Fransa'nın en önemli üçüncülük adayları Marsilya ile Lyon'un puanları Fenerbahçe'nin üzerinde. Geriye kalan tek spot ise İsviçre liginde şu anda üç puan farkla lider olan Basel'in ligini ikinci bitirmesi durumunda bu takıma gidebilir ve Fenerbahçe ilk eleme turunda dahi seribaşı olamayıp Dinamo Kiev, CSKA/Zenith, PSV, Lyon/Marsilya veya Basel ile ilk turu oynamak zorunda kalabilir.


Bir sonraki turda ise İngiltere, İspanya ve Almanya'nın lig dördüncüleri ile Portekiz ve İtalya'nın lig üçüncüleri devreye giriyor. Bu durumda İngiltere'den Chelsea, Arsenal ya da Tottenham'dan biri, İspanya'dan Valencia ya da Real Sociedad, Almanya'dan Schalke, İtalya'dan Milan ve Portekiz'den Ferreira bu eleme grubuna katılacaklar. Beş seribaşı takımdan üçü Bir İngiliz takımı, Milan ve Schalke olacak. Valencia Real Sociedad'ı geride bırakırsa diğer seribaşı o olacak. Beşinci seribaşının ise ilk turdan rakibini eleyecek yüksek puanlı bir takımın olması ve Fransa'dan çıkması muhtemel. Valencia dördüncülüğü Sociedad'a kaptırırsa devreye seribaşı olarak bu sefer Rus takımlarından biri CSKA ya da Zenith girecek. Onlar elenirse Ukrayna'lılardan biri. İlk turda kılpayı farkla seribaşı olabilen Fenerbahçe'nin bu turda seribaşı olması neredeyse imkansız gibi.


Bu durumda (eğer ilk turdaki gayya kuyusundan çıkarsa) Fenerbahçe'nin ikinci eleme turundaki rakiplerinden ikisi neredeyse kesin; Milan ve Schalke. Üçüncüsü Chelsea, Arsenal ve Tottenham'dan biri olacak. Dördüncü muhtemel rakip Valencia. Beşinci ise Lyon. Real Sociedad ligde Valencia'yı geçerse, o zaman devreden İspanyollar çıkacak, Lyon'un da bu kademeye varamadığını varsayarsak bu sefer Marsilya, CSKA, Dinamo Kiev gibi takımlar devreye girecek. Ancak seribaşı takımlar olarak Chelsea/Arsenal, Schalke, Milan, Valencia ve Lyon sıralamasının ortaya çıkması gayet mümkün görünüyor. Yani Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi gruplarına katılabilmesi için bu beş takımdan birini elemesi gerekecek.


Bu noktada senenin başında Alex krizinin yönetilememesi ile takım üzerinde ortaya çıkan tahribatın yarattığı, özellikle müthiş bir istatistiğimiz olan iç saha maçlarımızda har vurup harman savurulan puanların sonucunda kaybedilen şampiyonluğun kıymeti daha anlaşılabiliyordur umarım. Lig şampiyonu elini kolunu sallaya sallaya Şampiyonlar Ligi gruplarına gidip bonus puanlarını, yayın gelirlerini, katılım paylarını cebine koyarken Türkiye ligi ikincisi yukarıda çizdiğimiz tablo içinde bir gayya kuyusuna düşüp büyük ihtimalle kendini zorlukla Avrupa Ligine atabilecek. Aykut Kocaman bir hiç uğruna Alex'le didişmek, Aziz Yıldırım O'nu itibarsizlaştırıp göndermek yerine bir sene daha faydalanabilmeyi tercih etselerdi bugün yaşadığımız manevi üzüntülerle birlikte kapının eşiğindeki büyük ekonomik kayıp riski yaşamayacak ve ekonomik anlamda iyice açılan makasın gölgesi altında kalmayacaktık.


6 Mayıs 2013 Pazartesi

Kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür.

Ben Fenerbahçe’liyim...

Güzel futbolun peşindeyim. Formama Rıdvan’ın, Rapaiç’in, Alex’in adını yazdırır, üç pası ardı ardına yapamayan yeteneksizlere küçümseyerek bakarım. Futbolcunun koşanını değil, futbolcunun topu koşturanını el üzerinde tutarım. Koşu mesafesini ölçmem, asist sayısını sayarım. Topa kavalla vurabilen Bekir’lerin, Ziegler’lerin, Egemen’lerin, Kuyt’ların, Caner’lerin çubuklu giyebilmelerine dahi şaşırırım. Kıymetli formamı yeteneksiz futbolculara verenlere kem gözle bakarım.

Ben Fenerbahçe’liyim...

Yıldızları toplarım. Türkiye’de Cemil için uçak kaldırtır, Topuz için mafya babalarını Kayseri’ye indiririm. Tarık’ı, Ali Kemal’i kaçırır, Rıdvan’a, Tanju’ya, Emre’ye forma öptürürüm. Rakibimin her sene piyasadaki en önemli Türk futbolcusunu almasına dayanamam, Selçuk İnan’a, Hamit’e, Alper’e gıpta ile bakarım. “Gelmek için ayak direyeni istemem” demem, diyeni hor görür, gerekirse daha fazla para verir istediğimi alırım. İstemesem de "başkası almasın" diye alırım, bir köşeye atarım. Sneijder’ın, Drogba’nın Türkiye içinde başka forma giyerken Belhanda’nın peşinde koşmak gururumu kırar, Meireles’le, Baroni’yle teselli bulmam. Benim için Ribery “Anelka’nın Bonusu”dur, bir adım ileriye gitmez.

Ben Fenerbahçe’liyim...

1982 yılından beri karşı tribünlerde beraber dalgalanan çeşitli renkli bayraklar, kurulan kardeşlikler, açılan “Temiz Lig” pankartları bana mutluluk verir. Galatasaray tribünündeki Beşiktaş, Trabzonspor formalılar içimi huzurla doldurur. 1996’nın 5 Mayıs’ında futbolcum “onların yerinde olmak istemezdim” diye zavallı bir empati içinde olurken Rahmetli babamın telefonda “17’sine de geçirdik” diye haykırmasını unutmam. Ben bana duyulan nefretle nefes alırım. "Siz hepiniz, biz Tek'iz" düsturum olur. Ne zaman ki bir Beşiktaş'lı bugün olduğu gibi Fenerbahçe'me yakın durursa şüphe ile bakar, "acaba büyüklüğüme halel mi geliyor" diye sorgularım.

Ben Fenerbahçe’liyim...

Kadıköy’deki bir Galatasaray maçında sahaya nefret akıtırım. Bilirim ki o nefret rakibimi orada boğacaktır. İçimdeki öfke yükselir, merdivenlerden aşağıya rakibin üzerine çöker, soyunma odasında futbolcularını kusturtur. Ben “müşteri” olmam. Müşteri o nefreti yaşamaz. Müşteri sadece aldığı hizmeti beğenmediği için sinirlenebilir. Ben Kadıköy’ün müşterilerle gül bahçesi olmasına katlanamam. Çünkü bilirim ki yetmez. Sevgi nefretle yoğurulucaktır ki Fenerbahçe'nin vurduğu yumruk daha da şiddetli olabilsin.

Ben Fenerbahçe’liyim...

İkincilik, hele Galatasaray’ın arkasından alınan ikincilik başarısızlıktır. İki sene üstüste bunu yaşamak kabustur. Bu kabus değil Avrupa’da yarı final, kupa ile bile rüya haline gelmez. Benim teknik direktörüm diğerine laf atmaz, gol atar. Ben gönüllerin şampiyonu olmam. Beni gönüllerin şampiyonu kıvamına sokmaya çalışanı katrana ve tüye bular gönderirim.

Ben Fenerbahçe’liyim...

Her oynadığımız maçı nefes nefese heyecan içinde tamamlamaya alışmış, her türlü son dakika sürprizini kanıksamış olabilirim. Ama her deplasman maçında Anadolu takımı hüviyetine, her gol attığımızdan sonra 11 kişi kale savunur pozisyonuna girmeyi reddederim. Gol yememek benim için “amaç” değildir, “araç”tır. Final kaybetmeyi sevmem. Final kaybeden, adı üstünde “kaybeden”dir, Fenerbahçe’de yeri olmaz.

Ben Fenerbahçe’liyim...

Acı çekiyorum. Yenildiğime değil, karakterimi kaybettiğime yanıyorum. Camianın tepkisizliğine, hala “Samandra’ya gidelim, destek olalım” diyen anlayışa, “Kocaman gurur”, “Büyük Başkan” nidalarına dayanamıyorum. Camianın bu bitmeyecek gibi görünen kış uykusundan uyanmasını bekliyorum.

Uyanıncaya kadar; kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür.



4 Mart 2013 Pazartesi

Siradanlasmis Vasatlik

Bu aksam Fenerbahce resmi sitesinde yayinlanan bildiriyi gorunce artik dayanamadim.

Yazmak lazim. Camiayi icine alan ve artik kaniksanan, siradanlasan bu vasatligin belki iki uc kisi daha farkina varir.

"20-25 dakika cok guzel oynadik", "takim mucadele ediyor" kandirmacalari simdi yerini hakemleri karalamaya birakmis.

Yonetim tarafini anlayabiliyorum. Maalesef 3 Temmuz surecinin icinde kendilerini sirtinda tasiyan Aykut Kocaman onlar icin artik vazgecilmez hale geldi. O'nun vasatligini ortmek kendi hayatlarini uzatabilmek icin baslica onsart oldu. Aykut orada durdukca dikkat cekmediklerini dusunuyorlar.

Ayrica Kocaman giderse Baskani yargi surecinde debelenen bir kulube hangi saygideger antrenor gelmeyi kabul eder?

Ama ya taraftarin hali ne oyle? İsyanlarin kulubu bu vasatligi vasil kabul edebiliyor? Nasil Kocaman'in elestirilmesi dahi vatan hainligi olarak nitelenilirken bu kandirmacalara goz yumulabiliyor?

Mete Kalkavan dun gayet iyi bir mac yonetti. Meireles'in elleri vucuduyla bitisik degildi. Golden once verdigi hentbol dogrudur. Benzer pozisyonda ceza alanindaki Besiktasli oyuncunun elleri ise arkasinda baglanmisti. Pozisyonun penalti ile alakasi yoktu. Webo'nun ceA alaninda faul diye kesilen pozisyonu tartismali olabilir. Ancak ben de TV basinda once faul diye gordum. 

Gelelim verilmeyen gol pozisyonuna. Bir kere gunahi yan hakemin boynuna. Orada o bayrak kalkinca Mete Kalkavan'in golu iptal etmekten baska secenegi kalmamisti. Fenerbahce zaten bes dakika icinde golu buldu. Ve sonra uc seneden beri yasadigimiz karabasan gene basladi. Geriye cekildik ve golu yedik.

Mete Kalkavan o sayilmayan golu verseydi, Sow'un golunden sonra durum 2-0 mi olacakti zannediyorsunuz? Hayir. Bir Anadolu takimi teknik direktorlugunden ileriye gitmemesi gereken Aykut Kocaman'in psikolojisi paralelinde takim bes dakika once geriye cekilecekti ve 1-1 bes dakika once gelecekti.

Mete Kalkavan'in yanlis faul kararlari oldu. Ama dun gece ne hakemin kendisi ne de yardimcisi sonuca etki etmediler.

Sonuca etki eden tek kisi Aykut Kocaman'di. Yedi sene once bir Konya-Galatasaray macinda takimina yedirttigi golun aynisini Fenerbahce'ye yedirdi. Mac berabere giderken, macin bitmesine yarim dakika kala korner kullanan takimin maci maglup bitirmesi iste yedi senede bir olur. Bunu da sadece bir kisim taraftarin uzerine toz kondurmadigi Aykut Kocaman'in takimlari basarir.

Cunku Aykut Kocaman inatcilik, firsatcilik gibi zaafiyetleri nedeniyle yedi senede kendini teknik direktorlukte bir adim ileriye tasiyamamistir. O'na kariyerinde en buyuk basarilari kazandirmis Adam'i "umurumda degil"lerle, "bes yilda bir sampiyonluk"larla, "3000. Gol oldugunu bilmiyordum"larla itibarsizlastirmaya calisacagina kendini gelistirebilseydi Fenerbahce bu vasatligi yasamiyor olacakti. Ote yandan son yillarda oynanan Besiktas maclarinin en onemli isminin ayni gun icinde Brezilya lig macinda gol atmasi sembolik bir ironi degilde nedir?

6 Ocak 2013 Pazar

Aykut Kocaman'i nicin sevmiyorum?

Oysa 1 Ekim 2005 gunu Konya'da oynanan Konyaspor-Fenerbahce macina kadar Aykut Kocaman'la ilgili son derece pozitif dusunceler icindeydim. Hicbir zaman "Fenerbahce'nin kendi Fatih Terim'ini yaratmasi" gibi bir fikrin savunucusu olmadigim halde Baris Tut'un kitabini okumus ve heyecanla Kocaman'in yeterli tecrubeye ulasip takimimin teknik patronluguna gelmesini bekliyordum. Zaten Aziz Yildirim'in teknik direktor yeme hoyratligi icinde Kocaman ile bir noktada yollarin kesismesi kacilmazdi.

Ancak Anelka'nin o meshur golunden sonra Aykut Kocaman'in o gune kadar hic yapmadigi gibi bir feveran gostermesi ve hakemlerden en cok cani yanmis takim olan Fenerbahce uzerinden bir sistem elestirisi getirmesi sadece Fenerbahce'ye zarar veriyordu. 1 Ekim gunu yakilan fitil Samsun deplasmanindaki penalti pozisyonuyla birlesiyor, belki de Bicakci federasyonun "Fenerbahce'yi kolluyor" mazeretiyle alasagi edilmesine ve sonu 14 Mayisa uzanan Haluk Ulusoy federasyonunun kurulmasina kadar variyordu.

Bugunku tecrubemizle geriye baksak Kocaman'in 1 Ekim 2005 gunu yaptigi "istifa" tehdidi kimseyi endiselendirmezdi. Kocaman'in bu tehditlerinin ne kadar manipulatif ve oportunist oldugunu bugun net olarak gormekteyiz. Ancak o gun sorgulanmasi gereken Aykut Kocaman'in teknik direktorluk kariyerinde daha once hakem hatasi ile bir mac kaybettigi zaman nicin boyle bir isyan bayragi acmamis oldugu olmaliydi. Ki Anelka'nin golunden sonra Konya'nin hala 2-1 onde olmasi Kocaman'in bu isyanini anlamsizlastirmiyor muydu? Aykut Kocaman 1 Ekim 2005 gunu "araziye uymus" ve Fenerbahce'yi bicaklayarak populer olup kamuoyunda kredi kazanarak tribunlere oynamayi tercih etmisti.

Aykut Kocaman Fenerbahce'ye gelinceye kadarki teknik direktorluk kariyerinde degil hor gorup Fenerbahce'ye yakistirmadigimiz Bulent Uygun'un Sivasspor ile yakaladigi istikrari ve basariyi yakalamak, kume dusen takimla kupa finaline yukselme basarisi gosteren Bulent Korkmaz'in bile arkasinda kaldi. Bu donemde Kocaman karakterin adami Ankaraspor gibi "politik" bir takimin basina gecmekten de gocunmuyordu. Kocaman'in takimlari sadece skor anlaminda degil, sergilenen futbol kalitesi anlaminda da seyredenlere en ufak bir keyif vermiyor, bir farklilikmortaya koymuyordu. Butun bu bos teknik direktorluk kariyerine ragmen Fenerbahce'ye cagirilan Kocaman yaninda Fenerbahce camiasindan birini degil, Galatasaray'li Hasan Cetinkaya'yi tasimaktan geri kalmiyordu.

Kocaman Fenerbahce'ye ilk Sportif Direktor olarak adimini atti. Ancak bu oyle bir pozisyondu ki kendisinin anlasip getirmesi gereken teknik direktor coktan takimin basina gecmisti. Burada kurulan hastalikli yapinin gunahi Aziz Yildirim'in hanesine yazilabilir. Ancak bu yapi nedense "ilkeli" Hocamizi hic rahatsiz etmedi. "Daum'dan sonra teknik direktorsun" vaadi o kadar belliydi ki "Kocaman" karakter bir kere daha ilkelerini unutabilirdi. Aykut Kocaman'in bu "ilkeli" durusu bir sene sonra Daum'la yollari ayirma surecinde de devam ediyordu. Oyle ki Daum'u istifa ettirip ceza odememek icin Yonetimin yaptigi hokkabazliklar surecinde o cok sevdigi, sik sik gostermelik, tribunlere oynamak icin kullandigi "istifa" merciine basvurmak aklina bile gelmiyordu. Teknik tarafta ise devre arasinda ozellikle kanata transfer isteyen Daum'un taleplerini "buyuk takim devre arasi transfer yapmaz" ya da "ihtiyacimiz yok" diyerek iten, ama sene sonunda ilk isi Stoch ve Dia gibi iki kanat futbolcusuyla anlasmak olan ve kendi doneminde her devre arasi yildiz transfer yapmaktan kacinmayan Aykut Kocaman'a bu celiskileri soran olmadi. 2009-2010 yili Aykut Kocaman yuzunden Fenerbahce'nin kacirdigi ilk sampiyonluk olarak tarihe gecmistir. Fenerbahce 2011-2012 yilinda ise gene Aykut Kocaman yuzunden ikinci kere sampiyonluktan olacakti...