29 Mayıs 2011 - Papermoon

29 Mayıs 2011 - Papermoon
Kızım kupa resmi yapar ve Baskan'a imzalatır

23 Eylül 2010 Perşembe

Bir Ali Sami Yen nostaljisi...

Fenerbahçe Pazartesi akşamı Kasımpaşa ile bir lig maçı oynayacak.

Bu maç Fenerbahçe açısından çok farklı bir anlam ifade edecek. Bu anlam Fenerbahçe'nin rakibiyle ya da ligdeki konumuyla ilişkili olmayacak. Pazartesi akşamı oynananacak maç yüzüç yıllık armadanın ezeli ve ebedi rakibinin sahasında oynayacağı son maç olacak.

Sarı-Lacivertliler Ali Sami Yen Stadı'na bir Kasımpaşa maçıyla elveda diyecek.

Fenerbahçe ile Galatasaray Ali Sami Yen'de ilk kez 28 Ağustos 1966 yılında karşılaşmışlar. O günden bugüne 46 maç yapılmış Sami Yen çimleri üzerinde. Bu 46 maçın 19 tanesini ev sahibi takım kazanırken Fenerbahçe en büyük deplasmandan 11 kere galip ayrılmış.

Fenerbahçe'nin Kasımpaşa ile oynayacağı maçın Ali Sami Yen'e alındığını duymamla beraber kendimi bir nostalji rüzgarına bıraktım. Ali Sami Yen'in çökmesinden sonra tekrar ne zaman açıldığını hatırlamıyorum. İlk aklıma gelen 1982-1983 sezonunun başında, henüz ikinci haftasında oynanan bir Adanaspor maçımız oldu. Unutulmaz kalecimiz Yaşar'in meşin yuvarlağı metrelerce uzaktan içeriye buyur etmesiyle sezona ilk haftadaki beraberlikten sonra mağlubiyetle adım atmıştık. Hoş, o sene Stankoviç'in Fenerbahçe'si ortalığı silip süpürmüştü. Çifte şampiyon. Kupayı son aldığımız sene.

Ama o sezonla ilgili tek anım Adanaspor maçı değil. Bir de "o mac" var. Babacim ve Ben. İzdiham içinde Kapalı'nın sağında kendimize bir yer bulmuşuz, o kalabalıkta saatlerce itilmişiz, kakılmışız. İlk yarı Özcan bir hayat öpücüğü vermiş, ama ikinci yarının başında top önümüzdeki kalenin ağlarına dördüncü kere yuvarlanırken babamla bakışıyoruz. Bakışmakla birlikte sessizce anlaşıyoruz. Ancak evin önüne geldiğimizde arabanın cızırtılı radyosuna elimiz gidiyor. Niçin o el oraya gidiyor, onu da bilmiyorum. Cızırtılar arasında Fenerbahçe kelimesinden sonra gelen "dört"u duyuyoruz. Salya sümük mu desem, ne desem?

Sonra aklıma Ali Sami Yen'de oynadığımız bir Beşiktaş maçı geliyor. Önder'in uzaktan attığı şutla 1-0 kazandığımız maç. kalede çuval Jurkoviç mi vardı? O maçın dönüşünde Harbiye'ye doğru tezahuratlarla yürürken Beşiktaş'lı bir grubun taşlı sopalı saldırısına uğradığımı hatırlıyorum. Kendimi zar zor açık bir dükkana atmıştım.

Ve 1986'nın güneşli bir sonbahar günü. Klasik bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı. Fenerbahçe "acıların takımı" apoletini takmaya doğru son hızla gidiyor. Galatasaray ise Derwall ile altın dönemlerini yaşamaya başlamış. Numaralının solundayım. Kadim maç dostum Aydın Saban'ı hatırlıyorum. Murat var mıydı acaba? Affet, canım dostum, oradaysan. Fenerbahçe tarihinin en güzel gollerine isim yazdırmış ve en underrated futbolcularından biri olan rahmetli Kayhan gene tam önümde Pesiç'ten gelen ortaya yükseliyor. Belki de "Kaide" orada başlıyor. Maçın sonlarına doğru kırmızı kart gören Abdülkerim'in Galatasaray tribünlerine yaptığı hareketle birlikte o kapalının yükselip kükremesi hala gözlerimin önündedir. Tabii bir de sonra geçmeyen dakikalar, Yaşar'ın uzaktan akrabası Lukovcan'ın ilk ve son defa kalesinde devleşmesi...

3 Mayıs 1989. Ali Sami Yen Stadı'nda bir tarihin yazıldığına da şahit oldum ben. Oysa uslanmayan bendeniz gene aynı hatayı tekrar etmeye çalışmış ve devre arasında Murat'ı sürükleyerek stadtan çıkartmak istemiştim. hay, o kapıları kapalı bırakıp giden görevlinin gözünün yağını yiyeyim. Herhalde kimseden bu kadar hayır duası almamıştır. Çıkamadım maçtan. Kös kös Murat'la birlikte yerimize döndüğümü hatırlıyorum. Tekil konuşuyorum. Çünkü herhalde stadta benden başka teslim bayrağı çekmiş tek bir Fenerbahçe'li yoktu. İkinci yarının başlaması ile tüyleri diken diken eden "Fener, Fener" sesleri, o 46. dakikada iğne deliğinden geçirerek attığı golle hatırlamak isteyeceğim Aykut, Alex duymasın ama gözümle gördüğüm en yetenekli futbolcu olan Hakan Tecimer, Şeytan'ım, ve sonunda Hasan'ın volesi ile dört sıra aşağıya uçmam.

Tekrar tekrar yaşamak isteyeceğim bir kırkbeş dakika. Ne şanslıyım Allah'ım. Oradaydım!.

Herhalde altı ay sonrası. Transfer döneminde Galatasaray'a geçen Hasan'ın ilk Fenerbahçe maçı. Tabii Hasan'a karşı içimdeki nefretin, kinin haddi hesabı yok. Kapalı'nın solundayım bu sefer. Önlerde. O yüzden o doksanıncı dakikada Hasan'ın ayağından yediğimiz gole uzak kalıyorum. O gole uzak kalmak içimdeki üzüntüyü azaltmıyor tabii. Golun ofsayt olması da üzüntümü ve çaresizliğimi arttıran bir diğer faktör oluyor. O maç belki de 14 Mayıs 2006'ya kadar en çok üzüldüğüm maç olarak hafızamda yer ediyor.

Altı ay içinde aynı stad içinde yaşadığım duygu volatilitisine bakın...

1995 Mart'ında askerden terhis olduktan üç gün sonra gittiğim İşveç milli maçını da unutamam. Bizim bölükte görevli olarak maça gelmiş, üç gün önce aynı koğuşu paylaştığım askerlik arkadaşlarımla tribünlerde kucaklaşmıştım.

Ali Sami Yen'in çimlerini görmeyeli 14 sene olmuş. En son o kupa maçıydı işte. 1996 finalinin ilk ayağı. %5 kuralının ilk çıktığı dönemler. Mertlik bozulduktan sonra hiçbir deplasman derbisine gitmedim. O günde tam Ali Sami Yen'in karşısındaki işyerimden o zamanki patronum, şimdiki dostum Faruk ile öğlenden keşfe çıkmıştık. Mertlik bozulmuş ya, yerimiz açık tribün. Nereden gireceğiz, nasıl ulaşacağız, ikimiz beraber akşam için dersimizi öğlenden çalışmıştık. Giriş, çıkışta problem olmadı da, sahada arıza çıktı, Arif penaltısıyla kaybettik.

Pazartesi günü bir aksilik çıkmazsa orada olacağım. Kasımpaşa maçını seyretmek için değil tabii. Anılarımı tazeleyip, o stada "Allahaısmarladık" demek için.

Sadece 3 Mayıs 1989 için bile o stad vedayı hakediyor.

18 Eylül 2010 Cumartesi

"O sene, bu sene" olmalı

Hani bazı seneler vardır, takımlar için psikolojik açıdan çok önemli olan...

"Bu sene olmazsa, bir daha olmaz" denir.

Trabzonspor işte bu senelerden birini yaşıyor. Ne tesadüftür ki böyle bir sezonu bugünden 15 yıl önce gene aynı teknik direktörle yaşamışlardı.

O sene olmayınca, işte bir daha olmadı. Trabzonspor 15 yıldır ligin son haftasına şampiyonluk umudu taşımadı. Bu dönem içinde mesela 2004 yılında Ziya Doğan'ın mucize serisi ile umutlarını sondan bir haftaya kadar taşıyabildiler. Ya da bir Ersun Yanal klasiği ile ilk yarıyı lider bitirebildikleri de oldu.

Ama işte o 1996 havası bir daha yakalanamadı.

Acaba bu sene ellerindeki fırsatın farkındalar mı?

Fenerbahçe ve Galatasaray arabalarının neredeyse "start"ta stop ettiği, Beşiktaş'ın abartıldığı kadar bir kadro olmadığı ve mutlaka yeni teknik direktöre alışma sürecinin getirdiği olumsuzlukları yaşayacağı, Bursaspor'un Avrupa arenasında kafasını gözünü kıracağı bu sene, Trabzonspor, güçlü ve oturmuş kadrosu, eskisinden çok farklı, kendini geliştirmiş olduğunu düşündüğüm, camianın yetiştirdiği teknik direktörü ile şampiyonluğun en büyük favorisiydi.

"-di" eki kullanıyorum. Bu eki kullanmamın nedeni tabii ki dünkü Manisa maçı skoru değil. Artık şampiyonluk puan bareminin 70'lerin biraz üzerine çıkabileceği bir sezon içinde alınan mağlubiyetlerin büyük önemi yok.

Ama beni düşündüren camiadaki "farkındalık" derecesi.

27 sene sonra gelebilecek şampiyonluğun önündeki en büyük engelin camialarının içindeki alışılageldik hastalıkların nüksetmesi olduğunu hala farkedememe...

Ve maalesef bu hastalığın sendromlarını geçtiğimiz hafta görmeye başladık. Olmadık nedenlerle istifa eden yöneticiler, yuhalanan futbolcular, boş tribünler...

Biz bu hikayeyi biliyoruz.

Dikkat..."Bu sene olmazsa, bir daha olmaz".

Şu yazımın sonuna da Şenol Güneş ile ilgili birkaç paragraf ekleyeyim. Şenol Güneş benim için her zaman "vasat" bir hoca olmuştur. Milli takımda da, kendi takımında da en iyi kadroyu çıkarmayı iyi bildiğini, ama takıma ekstra birşey katamadan, kendinden zayıf rakiplerini yenip, kendinden güçlü hiçbir rakibi yenemediğini düşündüm hep. 1996'daki Trabzon kadrosundan tek iyi kadro Fenerbahçe'deydi. Fenerbahçe şampiyon oldu, üstelik Trabzon'u yenerek. Türk milli takımındaki performansına da dikkat edin. Maç günü oynadığımız takım eğer FIFA sıralamasında altımızdaysa yendik, üstümüzdeyse yenildik. Bu durum elemeler olsun, Dünya Kupası finalleri olsun devamlı yaşandı, ta ki son maçı olan Moldovya maçına kadar.

Fakat geçen sene Şenol Güneş Türkiye Kupası finalinde Daum'un Fenerbahçe'sini futbol olarak madara ederken elindeki kadro Fenerbahçe'den daha iyi değildi. O maç bence bu senenin işareti oldu. Şenol Güneş'in artık kendini farklı seviyelere çıkartmış olduğunu düşünüyorum. zaten bu nedenle Trabzonspor bu senenin önemini bilmeli. Şartlar onlar için hiç bu kadar uygun olmamıştı.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Kaybolan yıllar

Piontek'in 1990'lı yılların başından beri oturttuğu sistemi, Fatih Terim'in büyük katkısıyla yirmi senede tüketip, bu sisteme 2008 Avrupa Şampiyonası'nda mucize son dakika golleriyle son nefesini verdirdikten sonra Milli Takım'ımıza yeni bir umut kesinlikle gerekiyordu.

Bu yeni umut bize yeni bir sistem oluşturup bu sistemi Terim'lerin gene bir 20 sene daha ağzında geveleyip tüketme imkanı verebilecek bir Piontek bulma girişimi olabilirdi. Tabii bu strateji bir Piontek bulma, bu Piontek'in uyum gösterebilmesi gibi riskli bir süreç gerektiriyordu. Bu nedenle "kısa yoldan başarı" hatta "günü kurtarma" stratejisiyle yapılan Hiddink tercihine saygı duymak gerekiyor.

Hiddink Dünya üzerinde bir milli takımı en kısa zamanda en yukarıya taşımayı en iyi bilen teknik direktördür. Açıkçası Türkiye'de başarısız olacağını hiç sanmıyorum.

Fakat Hiddink ile takımın bir anda futbola olan yaklaşımının ve oyun stratejisinin bu kadar değişeceğini hiç tahmin etmezdim. Önce Dünya futbolunda yeri olmamakla birlikte her zaman ayaklarımız titreyerek çıktığımız, hep kötü oynadığımız ve fazladan puanları hediye ettiğimiz eski Sovyetler Birliği ülkelerinden biri olan Kazakistan'ı net bir skorla yendik. Ve dün gece, aradan sadece dört gün geçtikten sonra, çok uzun yıllardan beri ilk kez Avrupa futbolunda saygıdeğer bir yeri olan bir ülke takımını yenebildik. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda "dört günde iki galibiyet" bizim için rüya gibi bir şeydi.

İki maçta da sahada, daha önceki yıllarda Fatih Terim'in kendi kendiyle kavgası nedeniyle ortaya çıkan karmaşa futbolunun tam aksi yönünde, kontrollü, ne yaptığını bilen bir takım vardı. Futbolcu değişiklikleri ayakta alkışlanacak kadar zamanlı ve doğruydu. Semih'in oyuna girmesi ile attığı gol, Gökhan'ın oyuna girmesiyle yaptığı asist bu doğru değişikliklerin bir ürünü olmakla beraber son dakikalarda oyunu korumak için Selçuk (Aykut Hoca gibi skor olarak geride değil de öndeyken) tercihi çok başarılıydı.

Dün Hiddink'li Türkiye'yi seyrettikçe "kaybolan yıllar" şarkısı aklıma geldi. Özellikle "İmparator" imzalı "kaybolan yıllar"...