29 Mayıs 2011 - Papermoon

29 Mayıs 2011 - Papermoon
Kızım kupa resmi yapar ve Baskan'a imzalatır

6 Haziran 2017 Salı

Narsizm ve Arda

Sabah işe gelirken Arda'nın milli takım uçağında gazeteci Bilal Meşe'ye saldırmasını ve sonra da konuyla ilgili açıklamasını görünce hayatımın en kolay blog yazısını yazabileceğimi farkettim.
 
Bir elimde Google Amca, diğer elimde Arda'nın yaptıkları ve cümleleri...
 
Google Amca'ya "narsizm" demeniz yeterli, o Arda ile ilgili içini döküyor zaten...
 
Mesela "narsisist kişiliğin altında, paradoksal olarak, derin bir kendine güvensizlik yatar" diyor Amca. Bunu zaten takım arkadaşları Shakira ile dolaşırken, Arda'nın evlilik programlarındaki kadınlara SMS göndermesinden biliyoruz.  

Narsisist karakter "kritize edilmeye karşı öfke, utanç ve aşağılanma hissi duyar". Arda'nın giriş cümleleri şimdi ne kadar anlamlı değil mi? "Demiştim! Islıklandıktan sonraki röportajımda olanları unutmayacağım diye".

Google Amca devam ediyor. Arda'nın tek cümlesi sözkonusu kişilik bozukluğunun iki ayrı belirtisini işaret ediyor.  "Narsisist aşırı gururludur ve kendisinin mükemmel olduğunu düşünür". "Diğer insanları kendilerinden daha çirkin, daha az zeki, daha başarısız, daha yeteneksiz görürler". Buyurun, Arda'yı okumaya devam edelim. "Onlar kim mi? Biz ülkemizin formasını terletirken ve sonrasında yalanla, iftirayla, insanların onuruna laf söyleyerek, ailevi değerlerine dil uzatıp sonra buna gazetecilik diyen kişiler".

Fedakarlık yada iyilik yapmaz ama gösteriş amacı ile küçük davranışlarda bulunabilir" cümlesiyle paralel olarak gazetecilerin ağzına bir parmak bal çalmaktan geri durmamış süperstarımız. "Benim futbolculuğumu eleştiren gerçek gazetecilere teşekkür etmişliğim vardır haklısınız diye". Vayy be, abi bahşetmiş...
 
"Suçunu kabul etmezler, herşeyde haklı olmaya çalışırlar". Gülümseyerek okuyorum. "Dün yaptığım doğru muydu, bilmem. Belki doğru değil ama dürüstçe, onurlu, şerefli bir davranış". Arda'ya göre milli takım uçağında gazeteci dövmek dürüst, onurlu ve şerefli bir davranışmış. Şu lümpenliğin geldiği boyuta bakın siz.
 
Bitmedi..."Egoist insanlardır. Dünyada sadece kendilerinin olduklarına inanırlar". "Bu kişilerin küstah ve kendilerine beğenmiş davranışları vardır. Çoğu kez züppeliğe varan tepeden bakan patronluk taslayan tutumlar sergilerler". "Arda Turan Allah'tan başka kimseden birşey istemedi, beklemedi. Hesabı da kimseye vermez". Tevekkeli değil, büyüklerim bana "kendinden üçüncü şahıs olarak bahseden birini gördüğünde, uzaklaş oradan" demişler.
 
Bitirmeden, Arda'nın yakın çevresini uyarma vazifemi de yapayım, gene Google'dan bir alıntıyla; "Önemli özelliklerinden biri empati eksikliğidir. Başkalarının duygularını anlayamazlar. Zaten başkalarını önemsemezler. Başkaları, ancak kendilerini övmek, onaylamak için vardır. Bu yüzden yakın ilişkileri; evlilik ve yakın dostlukları sürdüremezler".

Tabii bu konu başlığına Arda'nın üç-beş sıra önünde oturup bu lümpenliğe tek laf etmeyen futbol direktörünü de katmak gerekir. Bu tam bir imam-cemaat ilişkisi değil mi?



23 Mart 2017 Perşembe

Tarih sizi de yazacak...

Mithat Yenigün, Mahmut Uslu, Ilhan Ekşioğlu, Nihat Özbağı, Ömer Temelli, Ender Alkaya, Alaeddin Yıldırım, Murat Özaydınlı, Şekip Mosturoğlu, Önder Fırat, Erhan Türkoğlu, Ozan Balaban, Tahir Sarıoğlu, Hakan Dinçay...

Kaçamazsiniz...Saklanamazsiniz...

Tarih sizi de yazacak...

Koskoca Fenerbahçe camiasının bugünleri yaşamasının sorumlusu sadece Aziz Yıldırım değildir. 

O'nun Yönetim Kurulu listesindeki her bir isim camianın düştüğü bu durumdan mesuldur.

Biliyorum, konuşsanız da sizi dinleyen olmayacak. Biliyorum, çoğunuz Başkan'a 3 Temmuz'dan gönül borcunuz olduğunu da düşünüyorsunuz.

"İstifa" makami işte tam bugunler, böyle şartlarda başvurulmak üzere vardır. Aksi taktirde tarihi sorumluluklar sizin de omuzlarınızda kalır.

Sadece, şu son bir hafta sürecinde yaşadıklarımız bile camianın düştüğü durumun sefaletini ortaya koymakta ve bir yöneticinin istifası için yeterli neden oluşturmaktadır. 

Önce koskoca Fenerbahçe A Futbol takımı bir lig deplasman maçı için Antalya'ya gitmiştir ve bu takımı havaalanında sadece bir kişi karşılamıştır. 

Daha önceki bir deplasman maçında protestolar oldu diye bu maçta tribündeki biletler yöneticiler tarafından alınıp ne idüğü belirsiz bir gruba peşkeş çekilmiş, anlı şanlı Fenerbahçe tribünü iki direk arasına hapsedilmiştir. 

Üzerine titrediğimiz Fenerium mağazamız bu ayni taraftar grubu için özel ürün çıkartmış ve bu ürünleri perakende fiyatlarının çok altında bu taraftar grubu mensuplarına satmıştır. Bu konuda eleştiriler gelince de iki tarafta olanca pişkinlikleriyle ilişkili faturaları göstererek bunun normal bir ticaret anlaşması olduğunu iddia etmiştir.

Camianın en azından yarısının gerek oynattığı futbol tarzı, gerekse Efsane'miz Alex'in kulüpten uzaklaştırılmasına neden olması nedeniyle tasvip etmediği, sevmediği bir antrenörle Başkan'ın "ben olduğum sürece bir daha kapıdan giremez" demesine rağmen anlaşılmış ve bu kişiye "kurtarıcı" rolü bahşedilmiştir. Bu anlaşmanın gelecek Mayıs'ta kongre olmasına ve bu kongre için güçlü bir aday çıkmış olmasına rağmen üç yıllık yapılması Başkan'ın Yüce Fenerbahçe Kongre Üyelerini hiçe saydığını göstermiştir.

Futbol takımımız Cuma akşamı Kadıköy'de lig maçına çıkmış, ve maçtan önce tribünlerde alkışlayacak taraftar kalmadığı için futbolcuların isimleri anons edilmemiştir.

Maçlarda demokratik tepkisini verip "Yönetim İstifa" diye bağıran taraftarın en hafif tabirle hırpalanması Fenerbahçe'de artık alışılageldik bir faşizm gösterisi haline gelmiştir. .

Bu kadar çirkinlik, basitlik, vurdumduymazlık, yüzsüzlük, ilkesizlik, faşistlik, ayıp, rezalet bir haftaya nasıl sığmıştır, akıl alır gibi değildir.

Ve sizler...Sayın Yönetim Kurulu üyeleri, sizler bütün bu olanları sadece seyredip mesul tutulmayacağınızı mı sanıyorsunuz?

Bakın daha kulübü düşürdüğünüz finansal bataklığa, şimdiye kadar çoktan açılması gereken 3 Temmuz davalarının geciktirilmelerine, son sekiz yıldır Şampiyonlar Ligine gidilememesine filan girmiyorum.

Yok öyle yağma, sizde suçlusunuz, mesulsünüz...

"İstifa" makamı bugünler için vardır ve yüce bir makamdır.

20 Şubat 2017 Pazartesi

"Beş yılda bir"den "Altı yılda bir"e...

Hayır. Size yeni bir "Alex özlemi" yazısı yazmayacağım.

Sizi alıp Fenerbahçe'nin futbol anlayışının nasıl değiştiğini, bu değişimin sonucunda ortaya çıkan kadro erozyonunun köküne götüreceğim.

Hatırlıyor musunuz şu "beş yılda bir şampiyon" söylemini? Aykut Kocaman 2010 yılında Young Boys'a elendiğimiz günün akşamı "Alex'i oyundan niçin çıkardınız?" sorusuna cevaben Alex'i itibarsızlaşmak için bu cümleyi kurmuştu.

Aslında "altı yılda iki" olan bu istatistiği kendi argümanı lehine manipule etmesini bir kenara bırakalım...

Bugün size Alex gittiğinden beri altı sezon geçmiş olduğunu hatırlatıp, "bu altı sezonda sadece bir şampiyonluk gelmiş olduğunun farkında mısınız? diye soracağım. Kocaman'ın manipüle edilmiş istatistiğini bile geçtik.

Fenerbahçe ne zaman ki genlerine işlemiş olan yetenekli futbolcular üzerine kurulmuş "yakışıklı futbol"dan taviz verip "koşu mesafesi" hesaplarına girdi, işte o günden beri, Ersun Yanal'ın verdiği hayat öpücüğünden başka, iki yakası bir araya gelemedi. 

Aykut Kocaman 7 sene önce sevmediği Alex'i itibarsızlaştırmaya çalışırken aslında ekmeğini yediği kulübün yerleşik futbol anlayışına, hatta kendi kariyerine bile ihanet ettiğinin farkında mıydı acaba?

O gün o söyleme alkış tutanlar bu yaşanan yedi seneden sorumludurlar...

Onlar Aurelio, Appiah, Emre yerine Jozef'e, Topal'a, Tuncay, Anelka yerine Volkan Şen'e, Aatif'a, Gökhan Gönül, Roberto Carlos yerine Şener'e, İsmail'e, Alex yerine Salih'e, Deivid yerine Fernandao'ya mustehaktırlar.

Siz yeteneği ön plana çıkarmazsanız, bir Pazar gündüz güneş altında oynana maça 10.000 kişiyi toplayamazsınız...

Siz tercihlerinizi "adam eksilten" futbolcuya kullanmak yerine "koşu mesafesi" peşinde koşar, yeteneğe saygı duymayıp "futbol değişti mirim" konulu konuşmalara alkış tutarsanız Kocaman'ın manipüle edilmiş söylemini bile arar olursunuz.

Aziz Yıldırım'ın koskoca Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman'ın izinde "yeteneksiz topçu sürüsü" haline gelmesindeki payını da vermeden konuyu kapatmayalım.

"Yahu Nisan ayında bizi şampiyon yapan Ersun Yanal, 8 sene bu kulübe en mükemmel şekilde hizmet veren Alex nasıl bir suç işlediler de bir kere affedilmediler, derbi maçında formasını çıkarıp sahayı terkeden Emenike iki kere, üç kere nasıl affediliyor" diye sormaya kalkınca da Başkanınızdan  "Emenike Fenerbahçe için içeride yattı" cevabı alırsınız.

Fenerbahçe'de işlerin bir boyutu da yetenek, performans filan değil "içeride yatıp, yatmamaktır" çünkü...

O'nun gözünde "Gökhan paracı", "Alex twitçi", "Yanal alemci", "Caner serefsiz", "o kulübün kapısından giremez", "diğeri bacadan çıkamaz"...

Sonunda kalırsın işte Volkan'a, Aatif'a, Jozef'e... 

Ama bir konuşursan yer yerinden oynayacak değil mi Sayın Başkan?






24 Ağustos 2015 Pazartesi

İlk puan kaybının düşündürdükleri...

Yazıma en son söyleyeceğimi en başta söyleyerek başlamak istiyorum. Nani'nin bu kadar güzel top oynadığı, Van Persie'nin maçın başında bu kadar rahat gol atarak skor avantajı aldığımız bir maçta iki puan bırakmak yazıkoğlu yazıktır. 

Ve tabii ki de bu kayıp iki puan Hoca'nın eksi hanesine yazar. Ama ortada dolaşan öyle yılbaşına kadar zaman tanımalar, stajyer hocalıklar gibi bence artık önünü almak için SPK kapsamında cezalandırılması gereken yıkıcı eleştirilerin işaret ettiği trajik bir durum ortada yoktur.

Aynı satırları yazanların Perşembe akşamı Nani'ye "ikinci Krasiç vakası" yakıştırması yaptıklarını unutmayalım.

İlk antrenman maçından beri ne oynamaya çalıştığının sinyallerini veren bu kaliteli futbolcu topluluğunun birkaç fine-tuning ve zaman katalizörlüğü altında istenen düzeye gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Dün ilk yarıdaki etkisizliği bir yanda Mehmet Topal ve Jozef'in benzer oyuncular olup benzer görevler almalarıyla birlikte diğer yanda Alex wanna-be Diego'nun halı saha kıvamındaki futboluna bağlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, Mehmet ve Jozef'in benzer oyuncu olmaları ikisinin aynı anda oynamalarına engel teşkil ettiği gibi bir söylemim yok. Sergen'le Tümer pekala beraber oynayabilir.  Ancak dün gece Mehmet ve Jozef karbon kopya futbol oynayıp, ikisi toplam "1" ederken, Diego'nun iki forvet arkasında ancak "0" verim vermesiyle birlikte bizim dört kişilik orta sahanın güç olarak ikiye düştüğüne şahit olduk.  

Fenerbahçe bana göre şu anda çok klasik bir "10 numara" problemi yaşamaktadır. İkinci yarıda bir forvetin çıkması ve bir orta saha oyuncusunun girmesi ile oyundaki dengenin kurulması, orta sahanın kalabalıklaşması ile birlikte Diego'nun 10 değilde 9,5 numaralı formayı giymeyi başlamasından kaynaklandı. Ancak tabii ki de "bir Alex değil" Diego 9,5 numaralı formayla halefine nazaran son derece etkisizdi. Bulunan iki pozisyon da Topal'dan ayrılıp kaleye daha yakın oynayan Jozef'ten geldi zaten.

Fenerbahçe'nin bugün elindeki forvet silahları geçmişteki örneklerden çok farklı olarak ne Kezman kadar mücadele etmekten yoksun, güçsüz, ne Semih kadar yavaş, ağır, ne Nobre kadar yeteneksiz, ne de Guiza ile Emenike kadar etkisiz, katastrofik oyunculardır. Şu anda Türkiye Ligine en uygun santrfor tipi olan Fernandao ile "arife tarif" gerektirmeyen Robin Van Persie sarı-lacivert renkleri giyerken, kadro tamamıyla bu iki güç üzerine şekillendirilmeli, 9,5 numaralı yarım forvetler yaratılmaktan imtina edilmelidir. Parreira'nın tek amacı bu ikiliyi maksimum dakika oyunda tutabilmek olmalıdır. Dolayısıyla iki forvet arkasında oynarken orta sahanın direncini de düşüren Diego asla ilk onbirde düşünülmemelidir.

Sonuç itibarıyla Diego yerine Ozan ya da Alper'in monte edilmesiyle birlikte Rizespor maçının o özellikle ilk yarısında hissedilen etkinsizliğin azalması, takımın gerçek kanat oyuncularına kavuşmasıyla hücum varyasyonlarının da çoğalacağını düşünmekteyim.

Son bir cümle olarak şunu da eklemek isterim ki yönetim şu anda bir sağ açık transferi peşindeyken asıl ihtiyacı olan kaleci ve stoper pozisyonlarını ihmal ederek önemli bir yanlışa imza atmaktadır. Fenerbahçe taraftarının, hele geçen sene sadece kaleci performans farkı nedeniyle kaçan şampiyonluğun da etkisiyle, Volkan'a sabrı kalmamıştır. Stoper de ise Ba ve Alvez son derece yavaş kalırken, yeni transfer Kjaer hiç güven vermemektedir.


17 Haziran 2015 Çarşamba

Aziz Yıldırım'ı yenmeden Başkan olunmaz.

Fenerbahçe'nin son Genel Kurulunda, Ali Koç geleceğe yönelik olarak başkanlık isteğini ve adaylığını açıkladığında salondaki coşku görülmeye değerdi. Bu heyecana Aziz Yıldırım'ın da alkışlarla destek verdiğini görmek bir çok Fenerbahçe'liyi memnun etmiş olsa bile umuyorum Ali Koç için aldatıcı olmamış, O'nu gerçeklerden uzaklaştırmamıştır.

Kendisini Fenerbahçe ile özdeşleştirmiş, Fenerbahçe'yi hayatının ve kişisel ihtiraslarının odağı haline getirmiş, camianın bütün birimlerini çeşitli yöntemlerle kendi hükmü altına almış, 18 senelik başkanlık döneminde kulübün bütün hücrelerini istila ederek tepkisiz, duygusuz, ruhsuz bir robot yaratmış Aziz Yıldırım'ın "sözde" desteği ile kulüp yönetilemez.

"Fenerbahçe için içeride yatmak" gibi bir spor kulübüyle bağdaşmayacak bir konsept ortaya çıkarmış, Fenerbahçe'ye hizmet edenleri "içeride yatanlar" ve "içeride yatmayanlar" gibi bir kategorizasyon içine sokmuş, "içeride yatmış olmayı" bir futbolcuyu yüceltmek için argüman olarak kullanabilmiş Aziz Yıldırım, ister "aklanmış" olsun, ister mahkeme kararı ile başkanlıktan düşürülmüş olsun, Fenerbahçe'yi yönetme sevdasından vazgeçmeyecektir.

Zaten mahkemelerde aklanmış bir Aziz Yıldırım'ın artık kendi evinin bir oyuncağı olarak gördüğü Fenerbahçe'nin yönetiminden uzaklaşmak için en ufak bir motivasyonu olmayacak, tam tersi kendini zincirlerinden kurtulmuş olarak düşüneceği için daha dengesiz, daha agresif, daha pervasız ve daha faşist bir yönetim tarzıyla Fenerbahçe'yi şimdiye kadar soktuğu belalar yetmezmiş gibi çok daha büyük kaos ortamlarına sürüklemek üzere dümen başında olmaya devam etmek isteyecektir. 

Böyle bir "aklanma" durumunda bırakmayacağının sinyalini Ali Koç'u alkışladıktan bir gün sonra gene Fenerbahçe kongresinde "10 yıl daha burada kalırım" diyerek vermiştir. 

Özal-Akbulut analojisini hepimiz hatırlarız. Allah korusun, mahkemeden olumsuz bir sonuç çıkması durumunda ise Aziz Yıldırım "sandıkta devrilmemiş" bir duayen başkan olarak o koltuğa oturacak her kişinin başında Demokles'in Kılıcı gibi sallanacak, o günkü başkanı kendi sözlerinin dışına çıkmayacak bir Akbulut gibi davranmaya sevkedecektir.  

Zaten benim tanıdığım Aziz Yıldırım Ali Koç'un başkan adaylığı açıklamasından sonraki coşkuyu kendine karşı bir hareket olarak algılamış ve gereken notları almıştır bile. 

Ali Koç tabii ki de istediği taktirde o koltuğa oturacaktır. Ancak o koltuğun gerçek mazbatasını almak için er ya da geç sandıkta ya Aziz Yıldırım'ın kendisi ya da Aziz Yıldırım'ın işaret ettiği bir aday ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır.

Aziz Yıldırım desteğiyle Fenerbahçe'de başkanlık yapılamaz. Sonuçta Aziz Yıldırım'ı sandıkta yenmeden Fenerbahçe'yi yönetebilmek asla mümkün olmayacaktır.



13 Temmuz 2014 Pazar

Dört sene sonra yine "İlahi Adalet" peşinde...


Bir Dünya Kupası final sabahına daha uyanabilmek...

Beş yaşında olmama rağmen 1974’ü hatırlayamıyorum. (O Cruyff’u finalde nasıl hatırlayamam! 1973’de onunla beraber Ajax’tan Barcelona’ya transfer olduğumu hatırlıyorum oysa) Bugün benim için onuncu final, yani benim dünyam bugüne kadar dokuz kere durmuş, bugün bir daha duracak...

Dokuz finalde sadece üç kere sevinmişim. 1990’da Almanya, 1994’te Brezilya ve 2006’da İtalya ile. Gönül bilançom felaket anlayacağınız. Dokuzda üç. 74’ü hatırlayabilsem, biliyorum 10’da üç olacak. Bu kötü final bilançomun nedenleri Dünya futbolunda Cruyff’lardan, Neeskens’lerden beri tuttuğum Hollanda ve Beckenbauer’lardan, Gerd Muller’lerden beri gönül verdiğim Almanya. Biri iki, diğeri üç defa kupa şanslarını finalde gözümün önünde çöpe atmışlar.
.................................................................................................................................................................

Bu sene finalin adayları daha turnuva başlamadan adeta bağırıyordu. Hem fikstür avantajının, hem de kupanın kendi kıtasında oynanmasının verdiği coğrafi avantajların önünü sonuna kadar açtığı Arjantin’in, Messi figürü ile birlikte finalin ilk ismi olacağı belliydi. Bir Güney Amerika takımının da karşısına mutlaka Avrupa’dan bir aday çıkacağı, bu adayın 2002 yılından beri futbolunu tekrar üst düzeye çıkartan, işin ilginç tarafı “güzel” futbol oynayarak 21. Yüzyılın bütün turnuvalarına damga vurmuş Almanya olması muhtemeldi.

Tabii Hollanda’nın İspanya’yı darmadağın ederek turnuvaya başlamasıyla birlikte bir gönül kayması yaşamadım değil. Acaba bir rüya final görebilir miydim? Bunun için Hollanda’nın 1978 finalinin rövanşını alması yeterli olacaktı. Çok istediğimi söyleyebilirim, maalesef olmadı. Herkesin favorisi Brezilya’nın en iyi ihtimalle yarı finalde Almanya’ya eleneceği de belliydi. O kadronun bu kupanın üstesinden gelmesi imkansızdı. Almanya yarı finaliyle turnuvaya “honorable exit” yapacak olan Brezilya, ortaya çıkan tarihi skor nedeniyle ortada ne “honour” bıraktı, ne de başka birşey.     
..................................................................................................................................................................
Dört sene önce gene bir final sabahı klavyemden dökülenleri okuyorum...

“Bugün Hollanda o kupayı almalı...Hollanda bu kupayı tarihiyle hakediyor. 1974, 1978 finallerinde, 1998 yarı finalinde haksız kaybeden olmakla...Yaklaşık 40 senedir futbola getirdiği yeni anlayışla...Gelmiş geçmiş yetiştirdiği futbol adamları ve futbolcularıyla...
...Dünya Kupası “ben bir jenerasyon yakaladım” diye kazanılmamalı. Yıllarca ter akıtmak, uğraş vermek gerekmeli...Finalin son dakikasında topunun direkten dönmesi, finalde rakibin ayağı topa değmeden gol atabilmek, düşmek, kalkmak, geride kalmak ve sonra tekrar oraya uzanmak gerekiyor...”

Bu sene de aynen dört sene önce olduğu gibi futbolun Nirvana noktasında “İlahi Adalet” arıyorum. Dört sene önce o “İlahi Adalet”e ulaşamadım, ama bu sene elde etmek istiyorum. Bir tarafta sekizinci finaline çıkan, oynadığı yedi finalde üç kupa kazanabilmiş, istatistiksel olarak Dünya Kupasının en başarılı takımı olmakla birlikte 7-1 yendiği Brezilya’dan ve hatta İtalya’dan dahi daha az kupa kaldırabilmiş, Avrupa’da ve Dünya’da oynadığı son dört turnuvada minimum yarı final görmüş, günümüzün “güzel” futbol temsilcisi Almanya. Diğer tarafta ise 1978-1990 arasındaki 12 senelik period dışında Dünya Savaşı sonrasında bu kupada yarı final dahi görmemiş, Kempes’li jenerasyon sonunda sadece Maradona ile Dünya Kupalarında kendisini gösterebilmiş, Güney Amerika’da her zaman Brezilya’nın gölgesinde kalmış bir Arjantin.

Düşünebiliyor musunuz? Bugün Arjantin kazanırsa bu iki takımın Dünya Kupası sayısı eşitlenecek.

“İlahi Adalet” bu olmamalı. Almanya bugünlere tırnaklarıyla kazıyarak ulaştı. Finalde çizgiyi geçmeyen top “gol” olarak karşı takımın hanesine yazıldı. Üç kere üstüste final oynadı, ilk ikisini kaybetti, yılmadı, üçüncüyü aldı. Futbolu 2000lere doğru karanlığa gömüldü, yepyeni bir jenerasyon yarattı. Brezilya’ya aylar önce kamp yapmak için futbol köyü inşa etti. Sonuçta Almanya bu kupayı sadece tarihi başarıları ile değil, oynadığı futbolla, futbola yapmış olduğu yatırımlarla da haketti.

“İlahi Adalet”i artık bu sene görmek istiyorum.

Kaldı ki Brezilya’nın kendi sahasında, ciğerinin içinde ezeli rakibi Arjantin’in kupa kaldırmasının da iki taraf içinde hakedildiğini düşünmüyorum. Alejandro Sabella adındaki isimsiz ve bugüne kadar başarısız bir teknik direktörün, sadece savunma futbolu oynatıp, bir süperstarın sırtında bu kupayı ezeli rakibinin kalbinde kaldıramaması gerektiğine inanıyorum.  

Sözlerimi dört sene önce ne dediysem aynı cümleyi yazarak bitiriyorum;

“Bu kupayı kazanmak bu kadar kolay olmamalı”.

 

 

10 Haziran 2014 Salı

Brezilya'yı Kim Eleyecek?


1986 Meksika’dan 28 yıl sonra tekrar Güney Amerika’dan yayılan bir ışığa bir ay boyunca kapılıp gideceğiz. Kupaların Kupası Dünya Kupası...

1934 ve 1938 şampiyonu İtalya’nın teknik direktörü Vittorio Pozzo’dan sonra bu en dev kupayı ikinci kez kazanmaya aday iki koç ismi var: Luiz Felipe Scolari ve Vicente Del Bosque. İkisi de en favori iki takımın başında sahaya çıkacaklar. Gruplarını birinci bitirmeleri halinde bu iki büyük favorinin yolları finale kadar çakışmayacak.

Öte yandan Iker Casillas için bu kupanın farklı bir anlamı olacak. Casillas İspanya’nın şampiyonluğu halinde bu kupayı iki kere kaldıran ilk kaptan olarak tarihe geçecek.

2014 Güney Amerika’da oynanacak yedinci DK olacak. Kıta sahipleri 6da 6 yapmış durumda. 1986 yılındaki son Güney Amerika kupasına kadar Güney Amerika takımları beş turnuvanın hepsinde ilk dörde iki takım çıkartmışlar. 1978’de Arjantin’de yapılan 11. Dünya kupasından beri Güney Amerika takımları ilk dörde maksimum bir takım getirebilmişler.

Ve geçmişi bırakıp geleceğe dalmadan önce Brezilya’da oynanan tek dünya kupasındaki tarihi hayalkırıklığından bahsetmeden olmaz. 1950 yılında Maracana’da Brezilyalılar için Uruguay karşısında göğün yerle birleştiği o dakikaları, 1-0 önde oynayan takımlarının finalde Uruguay’a kaybetmeleri...

Bu acı unutulmaz tabii, ama o günden 20 yıl sonra 1970’de Brezilya Uruguay’ı yarı finalde elemiş ve adeta bir “amorti” kazanmıştı.
...................................................................................................................................................
2010 yılında dört finalistin üçünü yerleriyle birlikte tahmin etmiş, Hollanda-Brezilya maçını sonucuyla birlikte turnuva öncesi call edebilmiş ancak İspanya’nın çıkacağı ilk finalde kupayı alamayacağını düşünmüştüm. 2014 dört sene önceki turnuva gibi kolay tahmin edilebilir değil. 2010 yılında Güney Amerika takımları anlamsız kadro ve teknik direktör seçimleri ile birlikte saat farkı nedeniyle deplasmana çıkmışlardı. Bu nedenle iki majör favori (Brezilya ve Arjantin) zaten bana göre yolun sonunu göremeyecekti.

Ancak 2014’te Güney Amerikalılar ev sahibi olmakla birlikte farklı avantajlara da haizler. Örneğin Arjantin’in fikstürüne baktığımızda Bosna-İran-Nijerya gibi kolay bir grupta birinci oldukları taktirde, aynı şekilde Almanya’nın da kendi grubunu birinci bitirmesi durumunda yarı finale kadar bomboş bir yolu olduğunu görüyoruz. Arjantin’in Alejandro Sabella gibi vasat bir teknik direktör ile kupayı alabileceğini sanmıyorum. Ancak Almanya’nın kendi grubunu birinci bitireceğini tahmin ettiğim için ilk yarı finalist adayım Arjantin’dir.

Fikstür avantajının Arjantin kadar olmasa bile güldüğü bir diğer takım Almanya. Zaten her turnuvanın favorisi olan Almanya bir de fikstür avantajını arkasına alınca tutulamaz bir takım görüntüsü veriyor. Almanya’nın grubu güllük gülistanlık değil. Portekiz, Klinsman’ın ABD’si ve Ghana bu grubu belki de “gölge” ölüm grubu yapan faktörler. Ancak grupları gerektiği yerde tamamlama ustası Almanya’nın böyle çok başlı bir gruptan birinci çıkacağını, ikinci turda H grubu ikincisi Belçika ve Rusya’dan birini eleyip, çeyrek finalde de 2010 kadar bomboş çıkmayacağını düşündüğüm Fransa’yı turnuva dışında bırakıp yarı finale adını kolaylıkla yazdıracağını düşünüyorum.

Bu kupanın tahmin zorluğu diğer iki yarı finalistte kendini gösteriyor. O iki spot için adaylara bakın; İspanya, Brezilya, Hollanda, İngiltere, İtalya ve Uruguay.

2014’ün en önemli sorusu turnuvanın gözü kapalı favorisi, ancak bana göre defans hariç kötü kadrosu Brezilya’nın hangi takım tarafından eleneceğidir. Brezilya ilk üç maçını kolaylıkla kazanınca üzerindeki hype iyice artacak, bet şirketleri bahisleri pahalılandırdıkça pahalılandıracak, Türkiye’de ucundan futbol seyreden 40lık light kolalar “bu Brezilya Socrates’li, Zico’lu kadro gibi bea” diye dellenecek, ve sonra booomm.  Ama kim eleyecek? Brezilya grubunu birinci bitirince ikinci turda İspanya/Hollanda grubunun ikincisiyle karşılaşacak. Hollanda iki defa üstüste Brezilya’yı eleyemez. Zaten Brezilya’nın ikinci turda elenmesini de Arjantinliler hariç ben dahil hiçbir canlı istemez. İspanya-Brezilya ikinci tur maçı ise bir insanoğlu için fazla “erken final”. Bu nedenle ben İspanya’nın grup birinciliğine bet etmeyi daha uygun buluyorum. Sonuçta kalplerin ve gönüllerin şampiyonu Hollanda ikinci turda Brezilya’ya elenecek maalesef. Breziya’nın çeyrekteki rakibi ise ölüm grubunun ikincisi olacak. Yani Uruguay/İtalya/İngiltere’den biri...

Uruguay/İtalya/İngiltere grubunda kim hangi sırayı alacak? Bu turnuvanın bir diğer zurnanın zırt dediği noktası. Bana göre zaten bu denklemden İngiltere’yi çıkarmak gerekiyor. Capello’nun 2010da zar zor çıkarttığı İngiltere’nin artık grupta kalma zamanı da geldi, geçiyor. Bu grubun birincisinin kim olacağı ise Suarez’in sahalara ne zaman ve ne kadar fit döneceğine bağlı. İtalya-Uruguay maçının üçüncü maç olması sanki Uruguay’ın birinciliği için bir işaret. 

Uruguay’ın grubunu birinci bitirmesi durumunda kendini çeyrek finalde İspanya’nın kucağında buluyor. İspanya-Uruguay maçının galibi de yarı finale gelirken hiç ter akıtmamış Arjantin ile karşılaşıyor. Diğer bacakta ise Brezilya-İtalya çeyrek finali ve yarı finalde galiple Almanya kapışması ufukta görünüyor. Açıkçası Brezilya için bu turnuvada gerçekleşmesini beklediğim en “honourable exit” yarı finalde Almanya’ya elenmeleri olurdu. Ancak Brezilya’nın çeyrek finalde beyaz bayrak çıkartacağını ve İtalya’ya eleneceğini, elese bile bu bacaktan Almanya’nın finale çıkacağını öngörüyorum. Olası bir Almanya-Brezilya yarı finalinde yeni bir ilk gerçekleşecek ve Almanya tarihinde ilk kez Brezilya’yı resmi müsabakada yenecektir. Diğer ayakta ise bir Uruguay-Arjantin yarı finali bekliyorum. Eğer Brezilya İtalya’yı geçer yarı finale kalırsa İspanya yarı finalist olabilir. Bana 3 Güney Amerika takımının yarı finale çıkması mantıklı gelmiyor. Dünya futbolunda 36 senedir maksimum bir yarı finalist çıkartmış bir kıtanın bir anda 3 yarı finalist çıkartabileceği bir değişim yaşanmadı. Finalde ise bir Güney Amerika takımının olacağını ama Almanya’nın kupayı kaldıracağını tahmin ediyorum.

İtalya’nın grubunu birinci bitirmesi halinde ise Brezilya-Uruguay ve İspanya-İtalya çeyrek final eşleşmelerini, Brezilya’nın yeni bir Uruguay şokunu yaşamasını, ancak Uruguay’ın da Almanya’ya elenmesini, İspanya’nın ise İtalya’yı eleyip Arjantin’e elenmesini bekliyorum.

Yukarıda senaryolar dahilinde bu kupada favorim Almanya’dır. Almanya’yı Arjantin ve İspanya zorlayabilir. Ancak tecrübeli hocası, dengeli, kadrosu ve turnuvanın en iyi forvetiyle Uruguay benim 2014 Dünya Kupası underdog favorim. Gönüllerde ise tabii Portakallar, Panzerler ve Uruguay’lılar olacak.

Sonuç ne olursa olsun bu 1 ayın keyfini çıkarmak gerekiyor. Artık belli bir yaştan sonra “daha kaç tane seyredebileceğiz ki” diye düşünmeden edemiyor insan.