11 Haziran 2018 Pazartesi

Güney Amerika geri dönüyor...

Kupaların Kupası Dünya Kupası bizi ışığıyla bir kere daha bir ay boyunca içine çekecek, Rusya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarına, oradan yeşil zeminlerine sürükleyecek. Benim gibi futbolseverler için bayram ayıdır bu dünya kupası ayı.

1978'den beri televizyon ile kenetleneceğim onbirinci kupa olacak. Haan, Rensenbrink, Meier, Bohnhof, Kempes, Ardiles'lerden Neymar, Messi, Neuer, Ronaldo, Griezmann'a uzanan bir süreç, yıl  yıl aklımdan geçiyor. Genelde bu bayram ayında aynı saatte oynanan maçlar hariç maç kaçırmamaya özen gösteririm. Gerekirse saat kurup uyanır, yıllık izinlerimi kupaya göre organize ederim. Ancak bu sene bu kadar iddialı değilim. Öncelikle gönlümün daimi şampiyonu Hollanda'nın ve İtalya'nın yokluğundan müzdaribim. Daha da önemlisi, böyle bir kupa için söylemesi ayıp ama, üçüncü sınıf futbol ülkelerinin bolluğu benim için grup maçlarının çekiciliğini kaybettiriyor. Öte yandan bu seviyedeki takımların grupta telef olmalarıyla birlikte grup sonrası elemelerin ağız sulandırıcı hale gelecek olması da heyecan veriyor. 

2018 düzenlenen 21.Dünya Kupası olacak. 20 kupanın onbir adeti Avrupa'ya, dokuz adeti ise Güney Amerika'ya gitmiş durumda. Bu istatistik önceleri oldukça başabaş giderken Brezilya'nın 2002'den, Arjantin'in ise Maradona'dan beri bu kupaya ulaşamaması Avrupa takımlarının kupa üzerindeki hegemonyasına neden oldu. Avrupa'da düzenlenip bir Güney Amerika takımının kazandığı tek kupa var; 1962'de İsveç'te Brezilya'nın aldığı kupa.  

"Bu kupada bütün gözler bir futbolcuda olacak" dersem akla Messi gelir değil mi? Hayır, yanıldınız. Bütün gözler Avustralya'lı Tim Cahill üzerinde olacak. Cahill eğer bu kupada bir gol atarsa dört tane dünya kupasında gol atan dördüncü futbolcu olma onuruna erişecek. İlk üç futbolcuyu tanıyor musunuz? Seeler, Pele ve Klause...   

Bu kupayı iki kere kaldırma başarısına ulaşmış tek antrenör var. 1934 ve 1938 şampiyonu İtalya'nın teknik direktörü Vittorio Pozzo. Bu başarıya bu sene tek aday ise meşhur stajyerimiz Low. Öte yandan Casillas ve Lahm'ın artık futboldan uzaklaşmaları nedeniyle bu sene kupayı kaldıran kaptan olarak yeni bir isim göreceğimiz kesin. Unutulmasın, bu kupayı iki kere kaldıran kaptan yok.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu girişten sonra birazda tahminlere geçelim. 2010 yılında dört yarı finalistin üçünü yerleriyle birlikte tahmin edebilmiş ama İspanya'nın kupayı alacağını düşünememiştim. 2014'te ise finali ve kazananı tahmin edebilmiştim. Bu sene beş favorimiz var; Almanya, Fransa, İspanya, Brezilya ve Messi. Aslında birkaç ay once bu kupanın en rahat tahmin edilebilir kupa olacağını düşünüyor, "Messi" deyip geçiyordum. Finallere son dakikada katılabilmilş olmaları adeta "meant to be" diye bağırıyordu. Ancak Arjantin ile ilgili iki tane problem görüyorum. Birincisi, hazırlık maçında İspanya'dan altı gol yemeleri bana "şampiyon olacak takım altı gol yer mi?" sorusunu akla getiriyor. İkincisi de büyük takım çalıştırmamış teknik direktor Sampaoli'nin Messi ile olan ilişkisini yönetebileceği ile ilgili ciddi kuşkularım var. 

Yukarıda saydığım beş takım arasında "kim şampiyon olamaz?" diye sorulursa, cevabım üzülerek gönlümün diğer şampiyonu Almanya olacaktır. Scolari, Bearzot, Del Bosque gibi efsanelerin iki kere kaldıramadığı bu kupayı Low'un ikinci kere kaldırabileceğini sanmıyorum. Öte yandan, kadroya bakıyorum, bu kupanın hakkı olan kadroyu, özellikle forvette göremiyorum. Beşiktaş'a karşı Leipzig'de oynarken stad gürültüsünden kulaklarını kapamış Werner ile bu iş nasıl olacak?


Bu senenin fikstür bahtsızı ise İspanya. Grupta son Avrupa şampiyonu Portekiz ile eşleşmiş durumda. Beklendiği gibi grubunu birinci tamamlarsa, final yolunda önce Arjantin, sonra Almanya olacak. Grubunu ikinci bitirmesi durumunda işler daha kolay olmayacak. Bu sefer finale ulaşmak için Fransa ve Brezilya'yı elemek zorunda kalacak. Yani İspanya'nın kupayı alabilmesi için dört rakibinin üçünü elemesi gerekiyor. Üzerine birde yorucu Portekiz maçı var, ki ilk grup maçı. O güne kadar gelişen skorlara bakıp "al gülüm, ver gülüm" de yapılamaz. Madalyonun diğer yüzünde ise İspanya grubunu birinci bitirirse  çeyrek finalde Arjantin'in, ikinci bitirirse Fransa'nın başına bela oluyor. İspanya'nın bir dezavantajı da kaptanı. Ramos Şampiyonlar Ligi finalinden şimşekleri üzerine çekmiş, adeta cebinde bir kırmızı kartla oynayacak. "Fair Play" konseptiyle Ramos'un elinde yükselecek bir Dünya Kupası'nın çok çelişeceği aşikar. Bu nedenlerden dolayı, aynı Almanya gibi, İspanya iyi bir turnuva çıkartabilir, ama hedefine ulaşması çok zor. 


Fransa turnuvanın neredeyse komşu ülkesinde oynanması, yıllardır yetiştirdiği futbolcuları, beslediği futbol anlayışı ve donanımlı, tecrübeli Deschamps ile bu turnuvanın en önemli favorisidir. Ancak savunmanın merkezinde yaşadığı sakatlıklar Fransa ile ilgili endişeleri arttırıyor. Bunun yanında beni Fransa ile ilgili karamsarlığa iten bir diğer neden eski UEFA Başkanı Platini'nin 1998 yılında Fransa'da oynanan  ve finalde Fransa'nın Brezilya'yı adeta ezmesiyle sonuçlana Dünya Kupasinda bu iki takımı finalden once eşleşmemesi için yapılan fikstür düzenlemesini itiraf etmesidir. Öte yandan Ronaldo'nun o maç öncesi şaibeli sakatlığı da aklıma geliyor. 20 yıl önceki final üzerinde yoğunlaşan bu gri bulut bu iki takımın eşleşmesinde bir "ilahi adalet"in tecelli edeceğinin göstergesi olabilir diye düşünüyorum. Yani bu kupada olası bir Fransa-Brezilya eşleşmesinde (ki bu eşleşmelerden genellikle kupaların en güzel maçları çıkar) gülen taraf Brezilya olacaktır. Bu varsayımımla birlikte fkstüre baktığımda bu iki takımın yolunun yarı finalde kesiştiğini görüyorum. Dolayısıyla ilk final adayım Brezilya'dır. 

Finalin diğer ayağını tahmin etmek daha zor. İngiltere Belcika ile tarihinde 21 kere maç
yapmış, sadece bir kere yenilmiş. Bu istatistiğe güvenerek G Grubunda İngiltere'nin grup birincisi olacağını düşünürsek bir brezilya-İngiletere çeyrek finali mümkün duruyor. çeyrek finalde bir diğer dev eşleşme  ise Arjantin-İspanya olacak. Zaten bütün hesapların zorlaştığı nokta burası. Üstelik büyük ihtimalle bu maçın kazananı yarı finalde Almanya'yı da devirip adını finale yazdıracak. 

Yari finallerdeki takımlara bakıyorum, 1998’de 1, 2002’de 1, 2006’da 0, 2010’da 1, 2014’de 2 Güney Amerika takımı bu seviyeye ulaşabilmiş. Aslında 2006'dan beri Güney Amerika takımlarının başarısında bir yükseliş trendi görünüyor. Ancak bu yükseliş trendinin 
Avrupa’da oynanan bir Dünya Kupasi finaline iki Güney Amerika takımı çıkartabilecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle şu meşhur İspanya-Arjantin çeyrek final maçını İspanya kazanacaktır ve İspanya Almanya'yı da eleyerek finale çıkacaktır. Messi'nin ise yeni bir Dünya Kupası hayal kırıklığı ile kariyerini noktalamasını bekliyorum.

İspanya'yı zorlu fikstürü ve Ramos faktörüyle birlikte Almanya ile birlikte turnuvanın favorileri arasında en olamayacak iki ülkeden biri olduğunu yazmıştım. Gerçi isimsiz bir teknik direktör olan Lopetegui daha once İspanya genç takımları ile başarıdan başarıya koşmuştu. Pekiyi "Brezilya Avrupa'da oynanan bir dünya kupasını tarihte ikinci defa kaldıran ikinci takım olabilecek kadar komple bir takım ortaya çıkartabilir mi?" sorusuna ise "neden olmasın?" diyorum. Teknik direktörü Tite, ki safkan Brezilya'lı (unutulmasın ki yabancı hoca ile dünya kupası kaldıran takım yok), Lopetegui gibi isimsiz ama iki yıldır takımın başında ve bu sürede oynadıkları 21 maçtan 17 galibiyet çıkartabilecek kadar takım içi uyumu sağlanış görünüyor. En önemli yıldızı bu kupanın en büyük iki favorisi olan Avrupa takımlarının liglerinde yıllardır fark yaratarak top koşturuyor. Kadro güçlü, üstelik  sadece iki Real Madrid'li "doymuş" futbolcu barındırıyor. Ve Brezilya için 16 kupasız sene oldukça uzun bir süre.

Sanki dunyanin bir diger ucundaki Rus bozkırlarında hersey Brezilya’lilar icin duzenlenmis gibi...


5 Haziran 2018 Salı

Seni Başkan Yaptık(!)


Küçük bir grup bizi Halas'ta ağırladığın gece o günlerin gündemdeki sloganını terse çevirerek "seni Başkan yapacağız" demiştim.

Hoşuna gitti, güldün... 

Ama işin aslını hepimiz biliyoruz. Sen, her ne kadar aldığın aile terbiyesinin getirdiği mütevazilikle, "ben sadece vitrinim, beni siz buralara getirdiniz" desen de kazın ayağının öyle olmadığı çok açık.

Bu çıktığın yolda ne platforma çıkartarak onore ettiğin yol arkadaşlarının göz yaşartıcı bir özveriyle çalışması, ne bizlerin "çorbaya bir kaşık tuz koymak için" belki faydalı belki faydasız debelenmesi, ne sokağın sevgisi, inancı, ne de camianın hayır ve başarı duaları... 

Hepsi nafile olur, bir yere kadar giderdi. Bir noktada bütün bu çabalar hayalkırıklığıyla, üzüntüyle, düşük omuzlarla sonuçlanmaya mahkumdu...

...eğer samimiyetle mütevaziliği, dürüstlükle açıksözlülüğü, çocuklukla olgunluğu, sakinlikle öfkeyi, ve en başta samimiyeti birleştiren o auran olmasaydı.

O aura olmasaydı, dedim ya, bizler ne yapsak boştu, hiçbir yere varamazdık.

Asıl biz sana çok teşekkür ediyoruz. Rüyamızın gerçekleşmesine neden oldun. Bu zafer senin o temiz kalbinle taraftara, camiaya yaydığın içten samimiyet duygusunun sonucudur. 

Ben bir kongre üyesiyim. Gururlu bir kongre üyesi...

Çünkü kendimi bana taraftarın verdiği emaneti salimen yerine teslim etmiş gibi hissediyorum. Camianın kalbinden geçeni yerine getirerek görevimi layıkıyla tamamladığımı düşünüyorum.

Düşünmesi bile ürkütücü, (hiç tahmin etmiyordum ama) ya ters bir sonuç çıksaydı? Bir kongre üyesi olarak o taraftarın kalbinden geçen sonucu sandığa yansıtamadığımızı nasıl anlatırdık? Ne derdik temsil sorumluluğumuz altında olan o stada yığılmış onbinlere? 
Nasıl anlatırdık maç günü kombinesi iptal edilip kucağında çocuğuyla kapıda kalan babaya, stadta fırça yiyen direnişin mimarı o canım kadınlarımıza, ihraç edilen üyelere, saygısızca sokağa atılan emekçilere?

Stadtan çıkarken sağımda, güvenlik koridorunun arkasındaki onbinler "Fenerbahçe taraftarındır" diye çalkalanıyordu. Bende sorumluluğunu yerine getirmiş, emaneti yerine teslim etmiş olmanın verdiği gönül rahatlığıyla avaz avaz onlara katılıyordum;

"Ali Koç Başkan, Fenerbahçe Şampiyon"...



 

1 Haziran 2018 Cuma

Tam zamanı şimdi

Aradan üç yıl geçmiş, Ali Koç ilk adaylık sinyalini genel kurulda verdiğinden beri. Hatta Aziz Yıldırım bu konuşmayı alkışlamış, Fenerbahçe'lilerin içinde gelecek için bir heyecan kıpırtısı yaratmıştı.

O gün blokumda yazdıklarımı hatırlıyorum; "Ali Koç eğer Fenerbahçe'ye başkan olmak istiyorsa Aziz Yıldırım'ın desteğiyle bu makamı alacağını düşünmesin, ancak sandıkta O'nu ya da O'nun işaret ettiği bir veliahtını yenerek o makama gelebilecektir".

Kendisini Fenerbahçe ile özdeşleştirmiş, Fenerbahçe'yi hayatının ve kişisel ihtiraslarının odağı haline getirmiş, camianın bütün birimlerini çeşitli yöntemlerle kendi hükmü altına almış, 20 senelik başkanlık döneminde kulübün bütün hücrelerini istila ederek tepkisiz, duygusuz, ruhsuz bir robot yaratmış Aziz Yıldırım'ın "sözde" desteği ile kulüp yönetilemeyeceğini düşünüyordum. Ali Koç bir noktada Aziz Yıldırım'ın karşısına çıkacaktı.

Benim tanıdığım Aziz Yıldırım bırakın Ali Koç'a zamanı gelince destek olmayı, O'nun adaylığını açıkladığı gün kurulda yaşanan heyecanı kendine karşı bir hareket olarak algılamış ve bir kenara not etmiştir bile demiştim.

Zaman geçti, devran döndü ama işte o kaçınılmaz kader günü geldi.  

Ama ne güzel ki sonucu her açıdan belli olan bir kongreye gidiyoruz. Kaybedenin de kazananın da belli olduğu bir kongre bu. Kombineleri habersiz iptal edildiği için oğullarıyla birlikte maç günü kapıda kalan babalar bu sefer kaybetmeyecekler mesela. Ya da önce itibarsızlaştırılıp üstlerine birde  "paragöz", "ahlaksız", "hain" sıfatları yapıştırılarak kulüpten uzaklaştırılan değerler kaybetmeyecekler. Tribünde yönetime tepki gösterince en hafif tabirle tartaklananlar da kaybetmeyecek, yıllardan beri yalanlar, ilkesizlikler, tehditler, içinde boğulan cefakarlar da kaybetmeyecek. İyiler bu sefer kaybetmeyecekler. 

Aziz Yıldırım kaybedecek. "Onlar taraftarla beraberler, ben kongre üyeleriyle beraberim" diyebilerek velinimetinden çok farklı bir yola çıkmış, "taraftar gelmezse, yenisini buluruz" diyerek kendisini 3 Temmuz girdabından çekip almış insanları elinin tersiyle itecek kadar gaddar, nankör...

Kaybedecek.

"Fenerbahçe için içeride yatmak" gibi bir spor kulübüyle bağdaşmayacak bir konsept ortaya çıkarmış, Fenerbahçe'ye hizmet edenleri "içeride yatanlar" ve "içeride yatmayanlar" gibi bir kategorizasyon içine sokmuş, "içeride yatmış olmayı" kendini yüceltmek için argüman olarak kullanabilmiş biri nasıl bir spor kulübü yönetebilecek? Ya da "ben bu kulübün 20 yıllık başkanıyım, tabii ki seçim eşit şartlarda olmayacak" diyen faşist bir zihniyet, "istersem on sene kalırım" diyerek kongre üyelerinin haysiyetini ayaklar altına alan bir ego spor kulübü yönetebilir mi?
Yönetemeyecek. Kazansa da yönetemeyecek.

İki gün sonra attığımız oylarla bir devire son vereceğiz. Aziz Yıldırım'ın bu düellodan çekilmesini hiç istemiyordum. Sandıkta devrilmemiş bir Aziz Yıldırım her daim kulüp yönetiminin üzerinde Demokles'in Kılıcı gibi sallanıp duracaktı. Çok memnunum ki o gözünü karartan hırsı ve egosu nedeniyle hala kazanabileceğini düşünüyor. Aylar hatta yıllar once, işte o babanın kombinesini iptal ettiğinde, Alex'i itibarsızlaştırarak kovduğunda, Acıbadem ile sponsorluk imzaladığında, 3 Temmuz gazetecileri ile röportajlar, resimler verdiğinde, tribündeki kadınlara fırça attığında, şampiyonluk kutlamalarını taraftara zehir ettiğinde, takımı ben şampiyon yaptım diyerek şampiyon teknik direktörleri gönderdiğinde, bu kongreyi kaybettiğini göremeyecek kadar gözler kör olmuş.

İki gün sonra güneş doğacak. Sabaha karşı Kalamış sahilinde o güneşi seyrediyor olacağız. Öte yandan hayatın Pazartesi günü çok daha farklı zorluklar önümüze çıkartacağını çok iyi biliyoruz. Ama acıların takımından, şampiyonlar ligi çeyrek finaline çıkabilen, 3 Temmuz mengenesini çatır çatur kıran, nice 0-3'dan 4-3'ler yaşamış bir nesiliz biz. Ne yapacağımızı çok iyi biliyoruz. 

Ne de olsa yetiştirme taraftarız.(!)




6 Haziran 2017 Salı

Narsizm ve Arda

Sabah işe gelirken Arda'nın milli takım uçağında gazeteci Bilal Meşe'ye saldırmasını ve sonra da konuyla ilgili açıklamasını görünce hayatımın en kolay blog yazısını yazabileceğimi farkettim.
 
Bir elimde Google Amca, diğer elimde Arda'nın yaptıkları ve cümleleri...
 
Google Amca'ya "narsizm" demeniz yeterli, o Arda ile ilgili içini döküyor zaten...
 
Mesela "narsisist kişiliğin altında, paradoksal olarak, derin bir kendine güvensizlik yatar" diyor Amca. Bunu zaten takım arkadaşları Shakira ile dolaşırken, Arda'nın evlilik programlarındaki kadınlara SMS göndermesinden biliyoruz.  

Narsisist karakter "kritize edilmeye karşı öfke, utanç ve aşağılanma hissi duyar". Arda'nın giriş cümleleri şimdi ne kadar anlamlı değil mi? "Demiştim! Islıklandıktan sonraki röportajımda olanları unutmayacağım diye".

Google Amca devam ediyor. Arda'nın tek cümlesi sözkonusu kişilik bozukluğunun iki ayrı belirtisini işaret ediyor.  "Narsisist aşırı gururludur ve kendisinin mükemmel olduğunu düşünür". "Diğer insanları kendilerinden daha çirkin, daha az zeki, daha başarısız, daha yeteneksiz görürler". Buyurun, Arda'yı okumaya devam edelim. "Onlar kim mi? Biz ülkemizin formasını terletirken ve sonrasında yalanla, iftirayla, insanların onuruna laf söyleyerek, ailevi değerlerine dil uzatıp sonra buna gazetecilik diyen kişiler".

Fedakarlık yada iyilik yapmaz ama gösteriş amacı ile küçük davranışlarda bulunabilir" cümlesiyle paralel olarak gazetecilerin ağzına bir parmak bal çalmaktan geri durmamış süperstarımız. "Benim futbolculuğumu eleştiren gerçek gazetecilere teşekkür etmişliğim vardır haklısınız diye". Vayy be, abi bahşetmiş...
 
"Suçunu kabul etmezler, herşeyde haklı olmaya çalışırlar". Gülümseyerek okuyorum. "Dün yaptığım doğru muydu, bilmem. Belki doğru değil ama dürüstçe, onurlu, şerefli bir davranış". Arda'ya göre milli takım uçağında gazeteci dövmek dürüst, onurlu ve şerefli bir davranışmış. Şu lümpenliğin geldiği boyuta bakın siz.
 
Bitmedi..."Egoist insanlardır. Dünyada sadece kendilerinin olduklarına inanırlar". "Bu kişilerin küstah ve kendilerine beğenmiş davranışları vardır. Çoğu kez züppeliğe varan tepeden bakan patronluk taslayan tutumlar sergilerler". "Arda Turan Allah'tan başka kimseden birşey istemedi, beklemedi. Hesabı da kimseye vermez". Tevekkeli değil, büyüklerim bana "kendinden üçüncü şahıs olarak bahseden birini gördüğünde, uzaklaş oradan" demişler.
 
Bitirmeden, Arda'nın yakın çevresini uyarma vazifemi de yapayım, gene Google'dan bir alıntıyla; "Önemli özelliklerinden biri empati eksikliğidir. Başkalarının duygularını anlayamazlar. Zaten başkalarını önemsemezler. Başkaları, ancak kendilerini övmek, onaylamak için vardır. Bu yüzden yakın ilişkileri; evlilik ve yakın dostlukları sürdüremezler".

Tabii bu konu başlığına Arda'nın üç-beş sıra önünde oturup bu lümpenliğe tek laf etmeyen futbol direktörünü de katmak gerekir. Bu tam bir imam-cemaat ilişkisi değil mi?



23 Mart 2017 Perşembe

Tarih sizi de yazacak...

Mithat Yenigün, Mahmut Uslu, Ilhan Ekşioğlu, Nihat Özbağı, Ömer Temelli, Ender Alkaya, Alaeddin Yıldırım, Murat Özaydınlı, Şekip Mosturoğlu, Önder Fırat, Erhan Türkoğlu, Ozan Balaban, Tahir Sarıoğlu, Hakan Dinçay...

Kaçamazsiniz...Saklanamazsiniz...

Tarih sizi de yazacak...

Koskoca Fenerbahçe camiasının bugünleri yaşamasının sorumlusu sadece Aziz Yıldırım değildir. 

O'nun Yönetim Kurulu listesindeki her bir isim camianın düştüğü bu durumdan mesuldur.

Biliyorum, konuşsanız da sizi dinleyen olmayacak. Biliyorum, çoğunuz Başkan'a 3 Temmuz'dan gönül borcunuz olduğunu da düşünüyorsunuz.

"İstifa" makami işte tam bugunler, böyle şartlarda başvurulmak üzere vardır. Aksi taktirde tarihi sorumluluklar sizin de omuzlarınızda kalır.

Sadece, şu son bir hafta sürecinde yaşadıklarımız bile camianın düştüğü durumun sefaletini ortaya koymakta ve bir yöneticinin istifası için yeterli neden oluşturmaktadır. 

Önce koskoca Fenerbahçe A Futbol takımı bir lig deplasman maçı için Antalya'ya gitmiştir ve bu takımı havaalanında sadece bir kişi karşılamıştır. 

Daha önceki bir deplasman maçında protestolar oldu diye bu maçta tribündeki biletler yöneticiler tarafından alınıp ne idüğü belirsiz bir gruba peşkeş çekilmiş, anlı şanlı Fenerbahçe tribünü iki direk arasına hapsedilmiştir. 

Üzerine titrediğimiz Fenerium mağazamız bu ayni taraftar grubu için özel ürün çıkartmış ve bu ürünleri perakende fiyatlarının çok altında bu taraftar grubu mensuplarına satmıştır. Bu konuda eleştiriler gelince de iki tarafta olanca pişkinlikleriyle ilişkili faturaları göstererek bunun normal bir ticaret anlaşması olduğunu iddia etmiştir.

Camianın en azından yarısının gerek oynattığı futbol tarzı, gerekse Efsane'miz Alex'in kulüpten uzaklaştırılmasına neden olması nedeniyle tasvip etmediği, sevmediği bir antrenörle Başkan'ın "ben olduğum sürece bir daha kapıdan giremez" demesine rağmen anlaşılmış ve bu kişiye "kurtarıcı" rolü bahşedilmiştir. Bu anlaşmanın gelecek Mayıs'ta kongre olmasına ve bu kongre için güçlü bir aday çıkmış olmasına rağmen üç yıllık yapılması Başkan'ın Yüce Fenerbahçe Kongre Üyelerini hiçe saydığını göstermiştir.

Futbol takımımız Cuma akşamı Kadıköy'de lig maçına çıkmış, ve maçtan önce tribünlerde alkışlayacak taraftar kalmadığı için futbolcuların isimleri anons edilmemiştir.

Maçlarda demokratik tepkisini verip "Yönetim İstifa" diye bağıran taraftarın en hafif tabirle hırpalanması Fenerbahçe'de artık alışılageldik bir faşizm gösterisi haline gelmiştir. .

Bu kadar çirkinlik, basitlik, vurdumduymazlık, yüzsüzlük, ilkesizlik, faşistlik, ayıp, rezalet bir haftaya nasıl sığmıştır, akıl alır gibi değildir.

Ve sizler...Sayın Yönetim Kurulu üyeleri, sizler bütün bu olanları sadece seyredip mesul tutulmayacağınızı mı sanıyorsunuz?

Bakın daha kulübü düşürdüğünüz finansal bataklığa, şimdiye kadar çoktan açılması gereken 3 Temmuz davalarının geciktirilmelerine, son sekiz yıldır Şampiyonlar Ligine gidilememesine filan girmiyorum.

Yok öyle yağma, sizde suçlusunuz, mesulsünüz...

"İstifa" makamı bugünler için vardır ve yüce bir makamdır.

20 Şubat 2017 Pazartesi

"Beş yılda bir"den "Altı yılda bir"e...

Hayır. Size yeni bir "Alex özlemi" yazısı yazmayacağım.

Sizi alıp Fenerbahçe'nin futbol anlayışının nasıl değiştiğini, bu değişimin sonucunda ortaya çıkan kadro erozyonunun köküne götüreceğim.

Hatırlıyor musunuz şu "beş yılda bir şampiyon" söylemini? Aykut Kocaman 2010 yılında Young Boys'a elendiğimiz günün akşamı "Alex'i oyundan niçin çıkardınız?" sorusuna cevaben Alex'i itibarsızlaşmak için bu cümleyi kurmuştu.

Aslında "altı yılda iki" olan bu istatistiği kendi argümanı lehine manipule etmesini bir kenara bırakalım...

Bugün size Alex gittiğinden beri altı sezon geçmiş olduğunu hatırlatıp, "bu altı sezonda sadece bir şampiyonluk gelmiş olduğunun farkında mısınız? diye soracağım. Kocaman'ın manipüle edilmiş istatistiğini bile geçtik.

Fenerbahçe ne zaman ki genlerine işlemiş olan yetenekli futbolcular üzerine kurulmuş "yakışıklı futbol"dan taviz verip "koşu mesafesi" hesaplarına girdi, işte o günden beri, Ersun Yanal'ın verdiği hayat öpücüğünden başka, iki yakası bir araya gelemedi. 

Aykut Kocaman 7 sene önce sevmediği Alex'i itibarsızlaştırmaya çalışırken aslında ekmeğini yediği kulübün yerleşik futbol anlayışına, hatta kendi kariyerine bile ihanet ettiğinin farkında mıydı acaba?

O gün o söyleme alkış tutanlar bu yaşanan yedi seneden sorumludurlar...

Onlar Aurelio, Appiah, Emre yerine Jozef'e, Topal'a, Tuncay, Anelka yerine Volkan Şen'e, Aatif'a, Gökhan Gönül, Roberto Carlos yerine Şener'e, İsmail'e, Alex yerine Salih'e, Deivid yerine Fernandao'ya mustehaktırlar.

Siz yeteneği ön plana çıkarmazsanız, bir Pazar gündüz güneş altında oynana maça 10.000 kişiyi toplayamazsınız...

Siz tercihlerinizi "adam eksilten" futbolcuya kullanmak yerine "koşu mesafesi" peşinde koşar, yeteneğe saygı duymayıp "futbol değişti mirim" konulu konuşmalara alkış tutarsanız Kocaman'ın manipüle edilmiş söylemini bile arar olursunuz.

Aziz Yıldırım'ın koskoca Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman'ın izinde "yeteneksiz topçu sürüsü" haline gelmesindeki payını da vermeden konuyu kapatmayalım.

"Yahu Nisan ayında bizi şampiyon yapan Ersun Yanal, 8 sene bu kulübe en mükemmel şekilde hizmet veren Alex nasıl bir suç işlediler de bir kere affedilmediler, derbi maçında formasını çıkarıp sahayı terkeden Emenike iki kere, üç kere nasıl affediliyor" diye sormaya kalkınca da Başkanınızdan  "Emenike Fenerbahçe için içeride yattı" cevabı alırsınız.

Fenerbahçe'de işlerin bir boyutu da yetenek, performans filan değil "içeride yatıp, yatmamaktır" çünkü...

O'nun gözünde "Gökhan paracı", "Alex twitçi", "Yanal alemci", "Caner serefsiz", "o kulübün kapısından giremez", "diğeri bacadan çıkamaz"...

Sonunda kalırsın işte Volkan'a, Aatif'a, Jozef'e... 

Ama bir konuşursan yer yerinden oynayacak değil mi Sayın Başkan?






24 Ağustos 2015 Pazartesi

İlk puan kaybının düşündürdükleri...

Yazıma en son söyleyeceğimi en başta söyleyerek başlamak istiyorum. Nani'nin bu kadar güzel top oynadığı, Van Persie'nin maçın başında bu kadar rahat gol atarak skor avantajı aldığımız bir maçta iki puan bırakmak yazıkoğlu yazıktır. 

Ve tabii ki de bu kayıp iki puan Hoca'nın eksi hanesine yazar. Ama ortada dolaşan öyle yılbaşına kadar zaman tanımalar, stajyer hocalıklar gibi bence artık önünü almak için SPK kapsamında cezalandırılması gereken yıkıcı eleştirilerin işaret ettiği trajik bir durum ortada yoktur.

Aynı satırları yazanların Perşembe akşamı Nani'ye "ikinci Krasiç vakası" yakıştırması yaptıklarını unutmayalım.

İlk antrenman maçından beri ne oynamaya çalıştığının sinyallerini veren bu kaliteli futbolcu topluluğunun birkaç fine-tuning ve zaman katalizörlüğü altında istenen düzeye gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Dün ilk yarıdaki etkisizliği bir yanda Mehmet Topal ve Jozef'in benzer oyuncular olup benzer görevler almalarıyla birlikte diğer yanda Alex wanna-be Diego'nun halı saha kıvamındaki futboluna bağlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, Mehmet ve Jozef'in benzer oyuncu olmaları ikisinin aynı anda oynamalarına engel teşkil ettiği gibi bir söylemim yok. Sergen'le Tümer pekala beraber oynayabilir.  Ancak dün gece Mehmet ve Jozef karbon kopya futbol oynayıp, ikisi toplam "1" ederken, Diego'nun iki forvet arkasında ancak "0" verim vermesiyle birlikte bizim dört kişilik orta sahanın güç olarak ikiye düştüğüne şahit olduk.  

Fenerbahçe bana göre şu anda çok klasik bir "10 numara" problemi yaşamaktadır. İkinci yarıda bir forvetin çıkması ve bir orta saha oyuncusunun girmesi ile oyundaki dengenin kurulması, orta sahanın kalabalıklaşması ile birlikte Diego'nun 10 değilde 9,5 numaralı formayı giymeyi başlamasından kaynaklandı. Ancak tabii ki de "bir Alex değil" Diego 9,5 numaralı formayla halefine nazaran son derece etkisizdi. Bulunan iki pozisyon da Topal'dan ayrılıp kaleye daha yakın oynayan Jozef'ten geldi zaten.

Fenerbahçe'nin bugün elindeki forvet silahları geçmişteki örneklerden çok farklı olarak ne Kezman kadar mücadele etmekten yoksun, güçsüz, ne Semih kadar yavaş, ağır, ne Nobre kadar yeteneksiz, ne de Guiza ile Emenike kadar etkisiz, katastrofik oyunculardır. Şu anda Türkiye Ligine en uygun santrfor tipi olan Fernandao ile "arife tarif" gerektirmeyen Robin Van Persie sarı-lacivert renkleri giyerken, kadro tamamıyla bu iki güç üzerine şekillendirilmeli, 9,5 numaralı yarım forvetler yaratılmaktan imtina edilmelidir. Parreira'nın tek amacı bu ikiliyi maksimum dakika oyunda tutabilmek olmalıdır. Dolayısıyla iki forvet arkasında oynarken orta sahanın direncini de düşüren Diego asla ilk onbirde düşünülmemelidir.

Sonuç itibarıyla Diego yerine Ozan ya da Alper'in monte edilmesiyle birlikte Rizespor maçının o özellikle ilk yarısında hissedilen etkinsizliğin azalması, takımın gerçek kanat oyuncularına kavuşmasıyla hücum varyasyonlarının da çoğalacağını düşünmekteyim.

Son bir cümle olarak şunu da eklemek isterim ki yönetim şu anda bir sağ açık transferi peşindeyken asıl ihtiyacı olan kaleci ve stoper pozisyonlarını ihmal ederek önemli bir yanlışa imza atmaktadır. Fenerbahçe taraftarının, hele geçen sene sadece kaleci performans farkı nedeniyle kaçan şampiyonluğun da etkisiyle, Volkan'a sabrı kalmamıştır. Stoper de ise Ba ve Alvez son derece yavaş kalırken, yeni transfer Kjaer hiç güven vermemektedir.