29 Mayıs 2011 - Papermoon

29 Mayıs 2011 - Papermoon
Kızım kupa resmi yapar ve Baskan'a imzalatır

23 Ağustos 2011 Salı

A Few Good Men

Fenerbahçe direniyor...

3 Temmuz sabahı bir anda ortaya çıkan suçlamaların şaşkınlığını ancak bir haftada üzerinden atabilen Fenerbahçe 10 Temmuz gününden beri başkaldırıyor.

Bu haysiyet, onur ve cesaret dolu 44 günlük başkaldırı elbette ki içinde bazı kahramanlar yarattı.

Onlar azınlıktalar.

Bazıları oynadıkları rolün farkında bile değiller.

Hatta belki Fenerbahçe'li bile değiller.

Ama bu bir avuç insan milyonlarca Fenerbahçe'nin soluduğu ortama oksijen pompaladı. Gecenin en karanlık anında onlara doğacak güneşi, sökecek şafağı hatırlattı.

Fenerbahçe'li onları unutmayacak. Nasıl bu dönemde kendisini arkadan hançerleyenleri, yalnız bırakanları bir köşeye kaydettiyse, bu isimler de gönlünde yer tuttu.

Sayalım mı? Benim, sübjektif listem tabii bu. Aklıma geldiği sırayla...


Ogün Altıparmak: Ogün Ağabey, daha camia tokatın nereden geldiğini anlamadan, yeldeğirmenlerine saldıran Don Kişot misali, kendini ortaya atarken elinde içindeki Fenerbahçe sevgisinden başka hiçbir silahı yoktu. Dümdüz bir aşktı O'nun kameralara karşı yansıtmış olduğu. Akıttığı gözyaşları karşısında duran organize olmuş yargısız infaz cellatlarının geriye adım atmasını saqğlayamazdı tabii, ama "direniş"in nasıl bir duygu seli içinde başlayacağının habercisi oldu. O da "hukuktan anlamıyordu", hatta Şeytan gibi bir zekaya da sahip değildi. Yüreğinin sesini dinledi sadece.


Ömer Çavuşoğlu: Üst düzey futbol bilgisi, Türk futbolundaki yöneticilik tecrübesi ve keskin zekasıyla havada uçuşan kara kara sineklerin üzerine sıkılan Sheltox gibiydi. Apansız saldırılara, zekasının ona kattığı kara mizah anlayışı içinde, gülümseyerek cevap verdi. Duruşu, Fenerbahçe'ye yakışan bir özgüven yansıtıyordu. Yönetimin ortadan kaybolmuş olması, destek vermemesi O'na vız geldi. Gönüllerde bir kere daha taht kurdu.


Ali Koç: Belki de istemeden, amaçlamadan "direniş"in en öncü sloganını literatüre soktu. Küçük bir çay bahçesinde, çaresizlik içindeyken, bir anda ayağa kalkarak attığı "daha yeni başlıyor" çığlığı bizler için bayrak oldu. Böylece Azi,z Yıldırım'sız kafası kesik tavuktan farklı bir görüntü çizmeyen yönetime de hayat öpücüğü vermiş oldu. kapalı kapılar ardında oynadığı liderlik rolünü de duymuyor değiliz.


Pınar Memiş: Bu hanımefendiyi tanımam. Hangi takımı tuttuğunu da bilmem. Sadece 5 Temmuz günü arabada yoldayken dinlediğim radyo kanalında Türkiye'ye nasıl bir hukuk dersi verdiğini biliyorum. Söylediği her kelimenin altına baktığımızda bir bilgi yığını bulunabiliyordu. Ve bütün gelişmeler döndü dolaştı bu kadının verdiği bilgilerle paralel seyir izlediler. O'nun cümlelerini umut belleyen benim gibi Fenerbahçe'liler için Pınar Hanım tam anlamıyla çölde vaha gibiydi. Kendine "spor hukukçusu" diye adlandıran şarlatanların, "adliye muhabiri" diye isimlendiren palyaçoların çamura bulayıp karanlığa gömdüğü hukuk zeminini adeta projektörle aydınlattı. İşin en gğzel tarafı bu zarif hanımefendinin Galatasaray Üniversitesi'nde kürsü başkanı olmasıydı.


Lube Ayar: Son derece güçlü kalemi, pürüzsüz Türkçe ifade yetkinliği ile "direniş"in her deliğini betonarme kaplayan görünmez kahramanı, futbol deyimiyle "hamal"ı idi. Gerektiğinde yıllardır hatmettiği belgeleri suratlara çarptı, bazen alaycı ifadelere karşı "ayar" verdi. Tek başına şike vakasına farklı cepheler ekledi, dosyalar açtırdı. Girdiği tartışmalarda karşısına çıkanları böcek gibi ezerken, onların düştüğü çaresizlikten "Aziz Yıldırım buna kızım diyor" seviyesinde eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Beş takımı temsil eden kadınların temsil ettiği programa bu kızcağızı çıkarmak bana kalırsa O'nun zeka ve birikimine hakaretti.


Ebru Köksaldı: Türkiye'de futbolun ne kadar corrupted bir düzen içinde oynandığı konusunda üniversitede kürsü sahibi olması gereken bu cesur kadına Hürriyet gazetesinin sadece internet ortamında sütun açarken, eleştirilen düzenin en güçlü temsilcisi olan Erman Toroğlu'na sayfaların ayrılmasının hiçbir savunması olamaz. Bu sadece, Hürriyet'i geçtim, Türk basınının ayıbı ve kalitesizliğidir.


Aykut Kocaman: Teknik olarak daha önceleri benim tarafımdan eleştiri oklarına hedef olan Aykut davamızın ilk gününden itibaren kocaman yüreğini ortaya koydu. Maçların ve şampiyonluğun nasıl kazanıldığını kim daha net ifade edebilirdi ki? "Ayrılıyor", "bırakıyor" polemiklerine "Fenerbahçe bana ne kadar ihtiyaç duyarsa, o kadar buradayım" deyip set çekerek hevesleri kursaklarda bıraktı. Hocam, sen yüreğinle bu işi öyle bir hale getirdin ki, şu takımı alıp sahada kümeye düşürsen sana söyleyebilecek tek cümlem olmaz. (Tabii Alex'e haksızlık etmediğin sürece :) )


12numara: Krallıkların, diktatörlüklerin bir günde nasıl devrildiğini gördüğümüz günler yaşıyoruz. 12numara korkak, pısırık, içten pazarlıkçı Antu'nun altından bir günde "taraftarın resmi sitesi" payesini çekiverdi. Antu temsilcileri televizyonlarda Fenerbahçe değerlerine aykırı mesajlar verip yüzümüzü kızartırken 12numara "direniş" bayrağını çeşitli organizasyonlarla her Fenerbahçe kalesine asmaya çalıştı. Ortada kale yoksa, o kaleyi inşa etmek için maddi ve manevi fedakarlıktan kaçınmadı. Ne Aziz'ci oldu, ne de arkasından timsah gözyaşları döktü. Kayıtsız, şartsız bir sevgi üzerinde duran Fenerbahçe kültürünü en iyi şekilde temsil etti.


Yoldaşlar! Sizinle gurur duyuyoruz ama "daha yeni başlıyoruz"...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Ayaklar altındaki yüzyıllık değer yargıları

Ayaktopu'nu ilk yazmaya başladığım gün sadece futbol ve Fenerbahçe yazmaya, başka hiçbir takımla ilgili polemik yaratacak konulara girmemeye kararlıydım. Çünkü rakip takım taraftarlarıyla girdiğim polemiklerin sonucunda, tarafların yaşananlara çok farklı baktığını, tartışarak kimsenin diğerini ikna edemediğini görmüş, asgari müşterekte bile anlaşabilmenin mümkün olmadığını anlamıştım. Israrcı olmak sadece karşı takım taraftarları tarafından, belki de haklı olarak, "fanatiklikle" ilişkilendiriliyordu.
Ve ben bu blogda geçmiş tecrübelerimden kazandıklarımla "okunabilmek" istiyor ve bu nedenle olabildiği kadar diğer takımlara bulaşıyordum. Taa ki...
"Galatasaray Federasyonu ve Fenerbahçe'yi UEFA'ya şikayet etti" diye bir dedikodu kulağıma çalınıncaya kadar...

Önce inanmadım...
Nasıl inanayım ki? "İspiyonculuk" o camianın genlerinde olamazdı. Galatasaray Lisesi mezunu bütün tanıdıklarım o lisede "ispiyoncuların" nasıl cezalandırıldığını, nasıl toplum dışına itilip, türlü işkencelerden geçtiklerini anlatırlardı.
Dedesi şu anda yaşayan en yaşlı Galatasaray'lı, babası ise Lise mezunu olan sülalece Galatasaray görgüsünden geçmiş olan karım da aynı noktadaydı. "Böyle bir şey yapılamazdı. İspiyonculuk Galatasaray teamüllerine aykırıydı"...
Bir rakibe karşı duyulan kompleks, düşmanlık, hırs, kin, nefret bir camianın bütün iç değer yargılarını bu kadar ayaklar altına alınmasına neden olabilir miydi?

Sadece bu kadar da değil. Biz Fenerbahçe'liler Galatasaray'dan öğrenmemiş miydik ketumluğu, "kol kırılır yen içinde kalır" felsefesini? Bu felsefenin temsilcileri nasıl olur da böyle bir gaflete düşebilirlerdi?

İnanmamam için bir neden daha vardı. Hepimiz duymuyor muyduk 2006 yılında Galatasaray kasasındaki izahı olmayan bir milyon dolarlık açığın girdi dekontunun Denizli vali yardımcısı tarafından Federasyon'a verildiğini? Böyle hassas bir ortamda Galatasaray için, üstelik karar verici Federasyon'a karşı, yeni bir cephe açma aptallığında kim bulunabilirdi? Kim böyle kendi ülkesini dışarıya şikayet edecek, ülke içinde açılacak davalarda kendi camiasını zor durumda bırakacak kadar sorumsuz ve vurdumduymaz olabilir, diğer kulüpler tarafından "gemiyi terkeden fare", "Laurel-Hardy" gibi aşağılayıcı benzetmelerle yüzyüze kalacak kadar kendini küçük duruma düşürebilirdi?

Ve bugün yavaş yavaş Galatasaray'dan UEFA'ya bir şikayet dosyasının gittiğini şaşkınlıkla gazetelerde okudum. Ancak rivayet odur ki bu ispiyonculuktan Galatasaray yönetiminin haberi yok, bu utanç verici aksiyon sadece Adnan Öztürk adındaki bir yönetici tarafından yapılmış.

Umuyorum söylendiği, yazıldığı gibidir. Umuyorum bu yüz kızartıcı eylem "ben yönetmeyi bilirim" diyip kendini dev aynasında gören acemi bir başkancığın kontrolünün dışında gelişen "münferit" bir eylemdir. Umuyorum çok kullanılan ifadeyle bu yapılan "camiaya maledelemez"...

Sayın Adnan Öztürk ve, eğer varsa, bu yapılan ispiyonculuğun arkasında durmaya çalışan Galatasaray'lılar. Siz benim bildiğim "Galatasaray" olamazsınız. Siz Galatasaray'ın ancak yüzkarası olursunuz. Siz Galatasaray'ın dibisiniz.

Yok eğer bu eylem Başkanından itibaren planlı yapılmış ise...

Yani Adnan Öztürk, "Galatasaray"sa...

Kendi değerlerini kompleks içinde kaybeden camialar özlüklerini de yitirmişlerdir.

Fenerbahçe bu mesnetsiz suçlamalar yüzünden küme düşse de, düşmese de sonuç değişmez. Rekabet 2000-2011 yılları arasında ne kadar kaldıysa o kadar devam eder.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Dibe vuran spor medyası

Olympiacos Volou adında bir takım tanıyor musunuz?
Tahmin ediyorum ki tanıyorsunuzdur. Eğer bu "şike" işine biraz bulaştıysanız Yunanistan'da bu suçtan yargılanıp mahkum edilen Olympiacos Volou takımının gelmişini geçmişini öğrenmişsinizdir.
Bilmeyenlere kısa özet geçeyim. Bu Volou Yunan ligini beşinci bitirip Yunanistan'ı Avrupa'da temsil etme hakkını kazanır. Ancak "alo" kelimesiyle başlayıp "görüşmek üzere" denerek kapatılan telefon kayıtlarının ve bankalarda yapılan resmi para transfer makbuzlarının ele geçmesi sonrasında bu takım şike suçlamasıyla karşı karşıya kalır. Ancak bu süreç zarfında Avrupa'da maç yapar, hatta tur atlar. Ama gün gelir ki, adalet Volou'yu yakalar. Yunanistan federasyonu şike suçunu belirlemiş ve ceza vermiştir.
Ve zurnanın zırt dediği yer...UEFA Volou'ya ne ceza verir, biliyor musunuz?
"Olympiacos Volou was excluded from this season's UEFA Europa League and awarded a further three-year ban from UEFA competitions, deferred for a probationary period of five seasons".
Görüldüğü gibi, Volou, Türk spor medyasında yansıtıldığı ya da birçok yorumcunun köşelerinde altını çizdiği gibi ne beş yıllık bir uzaklaştırma ile ne de beş senede üç kereye mahsus uygulanacak bir ceza ile karşı karşıya kalmış.
Volou'cuk sadece bu sene için ceza almış. Ama beş sene içinde bir yaramazlık yaparsa üç yıllık bir ceza ile karşı karşıya kalacakmış.
Normal şartlar altında bu yanıltma "bu cahil cühela takımından daha iyi bir iş beklemek abesle iştigal olurdu" diye yorumlanıp hata kategorisine konulabilirdi.
Ama Fenerbahçe'nin son kırkbeş günde karşı karşıya kaldığı itibarsızlaştırma, yargısız infaz ve histerik linç ortamını düşündükçe, bu yapılanın masum bir hata değilde, spor medyasının federasyondan kendilerini orgazm edecek bir karar çıkmadığı için yaşanan hayalkırıklığı sonrasında, "aba altından sopa göstermek" amacıyla yapılan bir manipulasyon olduğunu düşünmek bir kötüniyet göstergesi mi olur?
Yoksa bu aslında gerçeğin ta kendisi midir?
Siz spor yazarları ve yorumcuları. Sizler kendi çıkarlarınız için resmi UEFA sayfasında yayınlanan bir haberi manipule edebilecek kadar Fenerbahçe nefreti, Aziz Yıldırım kini ile zıvanadan çıkmışsınız.
Ve zavallı bizler, futbol takipçileri. Spor medyasından aldığımız derslere bakın...Eğer bir haber "öğrenildi", "bildirildi" gibi edilgen yüklemle bitiyorsa o habere güven olmaz. Eğer bir haberin altında muhabir imzası yoksa, itibar edilmez. Ya da transfer haberlerinde genellikle gazeteler menajerler tarafından manipule edilir, inanılmaz.
Ve en sonunda resmi sitelerde çıkan bilgilendirmeler, gerçekler itina ile çıkar ve hırslar doğrultusunda manipule edilir.
Pekiyi, biz sizin neyinizi okuyup, neyinize inanacağız? Bu futbol kirliyse, sizi afedersiniz bok götürüyor.

16 Ağustos 2011 Salı

Arkadaşlar meğer hazırmış...

Biraz samimi olalım mı?

O zaman önce şu "Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ya da başka bir takım olsaydı da söylediklerim değişmezdi" diye başlayan cümleleri artık bırakalım.

Bu cümle ile başlayan ifadeler, kanaatlar yaşadığımız bu sürecin ertesinde o kadar yalan duruyor ki...

Çünkü biliyoruz, bütün bu itibarsızlaştırma, yargısız infaz süreci sadece Fenerbahçe için yapıldı.

Bu kulunuz bugün Aziz Yıldırım'ın ifade tutanaklarını satır satır ezberlemişken, henüz Sadri Şener'in niçin tutuklandığını, kendisine neler sorulduğunu ve sonra neden yurtdışı yasağı koyularak bırakıldığını bilmiyor. Ya da, size sorayım, sizler kümeye düşmesi kesin gözüyle bakılan Mersin İdman Yurdu'nun neyle suçlandığını biliyor musunuz?

Samimi olalım ve itiraf edelim, ki okunabilelim..."Bizi yıllardır sporun her branşında yere çarpan, kurumsallaşmasıyla bizim 10 yıl önümüze geçen Fenerbahçe'yi masa başında da olsa yenme imkanımızı elimizden kaçırdık. Bu suçlamaların, davanın bizi ilgilendiren tek tarafı sahada, pistte, potada, filede, havuzda, sporun her dalında yenemediğimiz Fenerbahçe'yi ayaklarından tutup geriye çekme şansını yakalamamızdı"

Şunu bir kendinize itiraf edebilseniz, vallahi billahi siz de rahatlayacaksınız, biz de...

***********

"Elde şike yapıldığına dair yeterli bir delil bulunmadığından" diye bir giriş yapmışım bir hafta önce Ayaktopu'nda Etik Kurul'unun kararını beklerken...

Sonra da sormuşum yaklaşık 45 gündür Fenerbahçe'ye karşı bir infaz timi oluşturan Berk'lere, Toroğlu'lara, Altan'lara...

"Bu ibare ile başlayacak bir kararı duymaya hazır mısınız?"

Arkadaşlar hazırlarmış...

Hazırlarmış ki, Mehmet Berk Efendi son bir umut taştan su çıkarmak gayesiyle Semih Şentürk'e, Emre Belezoğlu'na saldırabilmiş. Hazırlarmış ki, önceleri sayfa sayfa yazılar yazabilen Toroğlu Beyimiz küçük bir köşede "Tahkim döndürecek" diyerek minik zekasıyla "hedge" yapabilmiş. Hazırlarmış ki, karıcığının eteğinin altına saklanan İbrahim Seten, son nefesinde ortaya çıkıp, ya tutarsa umuduyla "kanıt yok, düşme yok ama ligler dondurulacak" gibi amaçsız, anlamsız bir safsatanın bayraktarlığını üstlenebilmiş.

Gülünesiceler...Hem Kurul kanıt bulamayacak, hem de Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi hakkı gaspedilecek, öyle mi? Artık Fenerbahçe nefreti öyle bir seviyeye çıkmış ki, böyle bir durumda Türk Futbolu'nun UEFA nezdinde maddi ve manevi kayıplarının ne olabileceğiniölçemez hale gelmişler bu fikrin yaratıcıları.

**********


Tabii, arada hazır olmayan arkadaşlar da var...

Mesela Fatih Altaylı'ya ait, linçte en ön safta koşan, sorgu sırasında bütün gazetecilik etiklerini hiçe sayarak Aziz Yıldırım'a ait fotoğrafları yayınlayan Habertürk adlı tefrikamız, kafasına inen "hukuk" adındaki sopayı henüz hissetmemiş, hala raporun satır aralarına anlam yüklemeye çalışıyor.

Onların derdinin ne olduğunu ilk paragrafta özetlemiştim zaten. İlginçtir, etrafımdaki Galatasaray'lılar da ellerinde cımbız Aydınlar'ın konuşmasında aynı ibareye takılmışlar.(Gene bakınız ilk paragraf)

"...bazı müsabakalarda kişilerin eylem ve davranışlarının kulüplere izafesi mümkün olduğu durumlarda spor kulüplerinde şike, şike teşebbüsü, teşvik veya teşebbüsü oluşturduğu kanaatine ulaşmış..."

İfadeleri okuyanlar aslında futbolun içindeki yönetici, futbolcu, menajerler arasındaki grift ilişkilerin ne durumda olduğunu görmüşlerdir. İfadelerin her satırı bir şüphe ya da bir adım ötesi kanaat barındırsa da buradaki kritik nokta bu girişimlerin kulüplerle ilişkilendirilebilmesidir. Zaten Etik Kurul'un hazırladığı raporun ve Aydınlar'ın bu rapora bağlı kalmasının özü bu ilişkilerle ilgili bir kanıtın olmadığıdır. Habertürk Gazetesi, üstlendiği misyonun paralelinde, attığı "şike var, karar yok" manşetiyle, gene yapılan açıklamanın bütün anafikrini bir kenara bırakıp, Fenerbahçe tribünlerinin verdiği tepkinin asıl kaynağı olan yargısız infaz yapan cellat kıvamına ulaşmıştır.

Sonra stadta, arabada, yolda Fenerbahçe'lilerden tepki görünce şaşırmasınlar...


Öte yandan yukarıda cımbızlanan ibare üzerine cellatların akan salyalarını kurutmak gibi olmasın ama, bütün ifadeleri okumuş biri olarak, bu ibare ile Fenerbahçe değil başka bir takımın kastetilmiş olma ihtimalini de hatırlatmak isterim.

Konumuzun özüne dönersek, beklentim Etik Kurul'un şüpheli maçları da seyredip ondan sonra bir karar açıklamasıydı. Anlaşılan odur ki "kanıt" diye ortaya konan dökümanlar, söylemler o kadar zayıf kalmış, o kadar takımlarla ilişkilendirilememiş ki Kurul maçların detayına girip hakem, gözlemci raporlarını inceleme gereksinimi bile duymamış.

Ama şunu biz Fenerbahçe'liler çok iyi biliyoruz.; "Daha yeni başlıyoruz".

7 Ağustos 2011 Pazar

Arkadaşlar, hazır mısınız?

Godot'yu bekler gibi Etik kurulu'nun görüşlerini bekliyoruz.

Pekiyi arkadaşlarımız Etik Kurul'dan neleri duymaya hazır acaba?


3 Temmuz günü daha saatler öğleni göstermeden Fenerbahçe'nin küme düşeceğini dünyaya ilan eden Ekrem Açıkel, mesela sen şöyle başlayan bir cümleyi duymaya hazır mısın?


"Elde şike yapıldığına dair yeterli kanıt bulunmadığından..."


Ya da ne tür bir güce hizmet ettiği belli olmayan Taraf gazetesinin saygıdeğer yazarı Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı sizler hazır mısınız?


"Taraflar arasında şüpheli konuşmalar olsa bile adı geçen takım ve futbolcularının sahaya yansıyan performanslarında..."


Sen, emri nereden aldığı belli olmayan Savcı Mehmet Berk kardeşimiz, ya sen...


"Saptanan konuşmaların büyük bölümü futbolda takımların temsilcileri arasında olağan sayılabilecek görüşmelerden ibaret olup, spor ruhuna aykırı olmadığı..."


Bu yorumları duymaya hazır mısınız? Yoksa çok farklı şeyler mi bekliyorsunuz?

Sunduğunuz sözde "delil"lerle Etik Kurulu'ndan başka birşey çıkamayacağının farkında mısınız? 19 tane şikeli maçı bir kaleciye bağladığınızı, olduğunu iddia ettiğiniz para alışverişi, para sayma görüntülerinin sadece wishful thinking'den ibaret, hatta araba bagajında bulunan ve sayılan paranın Fenerbahçe'den giden değil, dönen para olduğunu da biliyorsunuz. O zaman hazırladınız mı kendinizi önce Etik Kurul'dan, sonra da Tahkim'den yiyeceğiniz tokatlara...


Pekiyi ya sen, Karanlıkların Prensi Erman Toroğlu...

Kişisel düşmanlığını sana yere batasıca Hürriyet'te ayrılabilen satırlarda ve sütunlarda kustun. Aziz Yıldırım'a olan kininle Fenerbahçe'yi yargılayabildin. Bugün bile gene sana nasıl ayrıldığını anlamadığım satırlarda esmeye çalışıyorsun ama ortaya bir tane delil koyamıyorsun. Ve hiç uslanmamışsın hala kendini yargıç yerine koyup "yaptıkları yanlarında kalacak" diye hayıflanıyorsun. Ya senin bu Türk futbolunun tam ortasına yıllarca pisletmen yanında kar kalabilecek mi sanıyorsun? Bunun hesabı sorulmayacak diye mi düşünüyorsun?

Hazır mısın Erman Toroğlu, günahlarınla yüzleşmeye hazır mısın?


Sen Sanem Altan, sen hazır mısın Fenerbahçe'nin ayağa kalkmasına? Allah'tan bu ülkenin sporu senin gibi kendini yargıç zanneden beşinci sınıf gazetecilere kalmadı. Sen eteğinin altına saklanan kocan ile birlikte Etik Kurul'un söyleyeceklerini duymaya hazır mısın?

Hadi ben yanıldım, sizin istediğiniz oldu. Pekiyi hepiniz hazır mısınız alınacak kararların tahkimden dönmesine. Bakın Erman Abiniz bugün yolunu yapmış bile. Ya aranızda bu işe UEFA'yı bulaştırmaya çalışanlar. Hiç duydunuz mu Yunanistan'ki şike operasyonunun UEFA maçlarına nasıl yansıdığını? Masumluk karinesi nedir biliyor musunuz ey "yüzde bir bile şüphe olsa UEFA atar" diye görüş bildirenler? Siz hazır mısınız kararlar ne olursa olsun 13 Eylül'de Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi maçını seyretmeye?

Fenerbahçe'ye karşı üyeleriniz tarafından yapılan sistemli saldırı ve yargısız infaza gözlerini kapayan, kulaklarını tıkayan ama Fenerbahçe taraftarının tepkisinde aksiyon almak aklına gelen TSYD üyeleri, sizler nelere hazırsınız? Mesela Fenerbahçe ligin ilk haftasında deplasmanda oynar ve Şampiyonlar Ligi ilk maçı için hemen sonra İstanbul'da sahaya çıkarsa o maçı protesto edebilmeye hazır mısınız? Yoksa, mesleğiniz adına verdiğiniz sözden dönmeye hazır mısınız?

Hikayenin en çok merak edilen Episode'u geliyor; Fenerbahce strikes back.

Seyretmeye hazır mısınız? Dikkat, midenize oturmasın sonra...