7 Ağustos 2011 Pazar

Arkadaşlar, hazır mısınız?

Godot'yu bekler gibi Etik kurulu'nun görüşlerini bekliyoruz.

Pekiyi arkadaşlarımız Etik Kurul'dan neleri duymaya hazır acaba?


3 Temmuz günü daha saatler öğleni göstermeden Fenerbahçe'nin küme düşeceğini dünyaya ilan eden Ekrem Açıkel, mesela sen şöyle başlayan bir cümleyi duymaya hazır mısın?


"Elde şike yapıldığına dair yeterli kanıt bulunmadığından..."


Ya da ne tür bir güce hizmet ettiği belli olmayan Taraf gazetesinin saygıdeğer yazarı Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı sizler hazır mısınız?


"Taraflar arasında şüpheli konuşmalar olsa bile adı geçen takım ve futbolcularının sahaya yansıyan performanslarında..."


Sen, emri nereden aldığı belli olmayan Savcı Mehmet Berk kardeşimiz, ya sen...


"Saptanan konuşmaların büyük bölümü futbolda takımların temsilcileri arasında olağan sayılabilecek görüşmelerden ibaret olup, spor ruhuna aykırı olmadığı..."


Bu yorumları duymaya hazır mısınız? Yoksa çok farklı şeyler mi bekliyorsunuz?

Sunduğunuz sözde "delil"lerle Etik Kurulu'ndan başka birşey çıkamayacağının farkında mısınız? 19 tane şikeli maçı bir kaleciye bağladığınızı, olduğunu iddia ettiğiniz para alışverişi, para sayma görüntülerinin sadece wishful thinking'den ibaret, hatta araba bagajında bulunan ve sayılan paranın Fenerbahçe'den giden değil, dönen para olduğunu da biliyorsunuz. O zaman hazırladınız mı kendinizi önce Etik Kurul'dan, sonra da Tahkim'den yiyeceğiniz tokatlara...


Pekiyi ya sen, Karanlıkların Prensi Erman Toroğlu...

Kişisel düşmanlığını sana yere batasıca Hürriyet'te ayrılabilen satırlarda ve sütunlarda kustun. Aziz Yıldırım'a olan kininle Fenerbahçe'yi yargılayabildin. Bugün bile gene sana nasıl ayrıldığını anlamadığım satırlarda esmeye çalışıyorsun ama ortaya bir tane delil koyamıyorsun. Ve hiç uslanmamışsın hala kendini yargıç yerine koyup "yaptıkları yanlarında kalacak" diye hayıflanıyorsun. Ya senin bu Türk futbolunun tam ortasına yıllarca pisletmen yanında kar kalabilecek mi sanıyorsun? Bunun hesabı sorulmayacak diye mi düşünüyorsun?

Hazır mısın Erman Toroğlu, günahlarınla yüzleşmeye hazır mısın?


Sen Sanem Altan, sen hazır mısın Fenerbahçe'nin ayağa kalkmasına? Allah'tan bu ülkenin sporu senin gibi kendini yargıç zanneden beşinci sınıf gazetecilere kalmadı. Sen eteğinin altına saklanan kocan ile birlikte Etik Kurul'un söyleyeceklerini duymaya hazır mısın?

Hadi ben yanıldım, sizin istediğiniz oldu. Pekiyi hepiniz hazır mısınız alınacak kararların tahkimden dönmesine. Bakın Erman Abiniz bugün yolunu yapmış bile. Ya aranızda bu işe UEFA'yı bulaştırmaya çalışanlar. Hiç duydunuz mu Yunanistan'ki şike operasyonunun UEFA maçlarına nasıl yansıdığını? Masumluk karinesi nedir biliyor musunuz ey "yüzde bir bile şüphe olsa UEFA atar" diye görüş bildirenler? Siz hazır mısınız kararlar ne olursa olsun 13 Eylül'de Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi maçını seyretmeye?

Fenerbahçe'ye karşı üyeleriniz tarafından yapılan sistemli saldırı ve yargısız infaza gözlerini kapayan, kulaklarını tıkayan ama Fenerbahçe taraftarının tepkisinde aksiyon almak aklına gelen TSYD üyeleri, sizler nelere hazırsınız? Mesela Fenerbahçe ligin ilk haftasında deplasmanda oynar ve Şampiyonlar Ligi ilk maçı için hemen sonra İstanbul'da sahaya çıkarsa o maçı protesto edebilmeye hazır mısınız? Yoksa, mesleğiniz adına verdiğiniz sözden dönmeye hazır mısınız?

Hikayenin en çok merak edilen Episode'u geliyor; Fenerbahce strikes back.

Seyretmeye hazır mısınız? Dikkat, midenize oturmasın sonra...

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Bir Fenerbahçeli'nin seyir defteri

3 Temmuz Pazar sabahı uyanıyorum. Telefonuma mailleri yüklüyorum. Bir gariplik var. Yatmadan önce mailleri kontrol etmiştim halbuki, ne kadar çok mail gelmiş Allah'ın Ctesi akşamı.


Televizyonu açıyorum. İblis orada, karşımda ağzından salyalar dökülüyor. Sonradan adının Ekrem Açıkel olduğunu öğreniyorum. Konuşması sırasında takım ve oyuncu ismi vermiyor, yerseniz...


"Bir Super Lig takımının, maç yapacağı rakibinin en önemli futbolcusunu, transfer etme sözüyle kendisiyle oynayacağı maça çıkmamasını sağladığını, bu futbolcunun aldığı paraları sayarken videoya çekildiğini, bu takıma yeni transfer olan bir diğer futbolcunun gene aynı takımın şampiyonluktaki rakibiyle oynayacağı maçta teşvik primi aldığıyla ilgili kuvvetli deliller bulunduğunu..."


Saat daha öğlen 12.00. Başkan muhtemelen daha sağlık kontrolüne sokulmamış, birileri savcı olmuş, yargıç olmuş, hükmü vermiş...


"...şampiyonluğun Trabzonspor'a verileceği ve şampiyonun küme düşürüleceği..."


3 Temmuz gününden beri medyada çıkan haberleri düşünüyorum. Şikeyi itiraf eden, pişmanlık yasasından faydalanmak isteyen yöneticiler, futbolcular, kulup gorevlileri, Fenerbahçe'nin Avrupa'ya gitmesi halinde Türkiye'nin bütün takımlarını azledeceğini söyleyen UEFA, Emniyet'e ziyaret sonrasında durumun çok vahim olduğunu iddia eden Federasyon yetkilileri, Trabzon'un şampiyonluğunu kutlayan taraftar birlikleri, aldığı kupayı iade eden bir diğer büyük takım, aklandığını iddia eden başkanlar...


Ve geldiğimiz noktaya bakıyorum. Şike yaptığı iddia edilen Emenike, Sezer, Mehmet Yıldız ve Serdar Kulbilge serbest bırakılmış. Serkan Balcı, Senecky ifadeye çağrılmamış. Emniyetin iddia ettiği 19 şaibeli maç 22 yaşındaki zavallı bir kaleci ile ikinci baharını yaşamaya çalışan bir futbolcunun omuzlarında.


İtiraf edenler birer birer bu medyada çıkan haberleri yalanlıyorlar. Meğer sözde herkesin faydalanmaya çalıştığı pişmanlık yasası diye bir olgu yokmuş. UEFA, ileride oluşabilecek tazminat korkusuyla, sırtını tamamıyla TFF'ye dayamış, TFF'de ise "durum çok vahim" ama "belge yok", Trabzon'un şampiyonluğunu kutlayan topluluk kendi antrenörünü, yöneticisini ilk günden satmış "aklanın, gelin" demeye başlamış, serbest bırakılan başkan yurtdışına takımının maçını seyretmeye gidemiyormuş...


Ve bir kupa iade olayı var ki...Toplanmışlar, "kupayı iade edelim" demişler, ama kupaya bağlı olarak kazanılan para, Avrupa hakkını konuşan yok. Sonra öyle bir açıklama yapmışlar ki sanki kendileri Avrupa'da oynamak istemiyor ama UEFA ve TFF o kadar ısrarcılar ki kırmaya imkan yok. Zorla Avrupa'da oynayacaklar yani. Ve, ister inanın ister inanmayın, ortada öyle bir medya var ki, hukukun masumiyetlik karinesine aykırı olan bu şovenizm olgun, şerefli bir hareket olarak tanımlanıp alkış alabiliyor.


Gazetelerde Fenerbahçe'linin çok sevdiği başkanının sedyede, atletle sağlık kontrolünde, sicil kaydı çıkartılırken başta olmak üzere her "özel" kalması gereken fotoğrafı servis ediliyor. Fenerbahçe yayın yasağı istiyor, 15 dakika içinde reddediliyor. Başkan iki günde bir hastaneye götürülüyor, getiriliyor, anjiyo oluyor ama serbest bırakılmıyor. Sahada, salonda, havuzda, pistte Fenerbahçe'ye karşı yıllardır ezilmiş, "teşvik primi" denen olguyu Türk futbol literatürüne sokmuş kuluplerin başkanları "sütten çıkmış ak kaşık" demeçleri verip sahada yenemediklerini masa başında ekarte etme fırsatçılığı içine giriyorlar. Sözde gizli belgeler belirli yayın organlarında sergileniyor. Bu yayın organlarının "topu bomba diye karakola götürecek" temsilcileri bütün ekonomik, sosyal ve hukuki intizam gerçeklerini bir kenara bırakmış, kalem kırıyorlar.


Fenerbahçe'li tepki vermek istiyor, biber gazı yiyor. Başkanına en azından düzgün bir hastanede bakım talep ediyor, anlamsızca reddediliyor. Futbolcusuna ulaşmak istiyor, engel olunuyor. Hukuki süreci anlamak istiyor, her kafadan birşey çıkıyor, sonuçta "düşeceksiniz" deniliyor. Pankart açmak istiyor, izin alamıyor. Oysa Fenerbahçe'linin bu itiş kakış içinde tek savunduğu düstur "yaptıysak cezamızı çekelim ama önce belgelerle ispatlansın, yargısız infaz yapılmasın".


Ve Fenerbahçe'nin konuyu çekmeye çalıştığı hukuk ortamında delili hazır; alınteri.


Ya sizin elinizdekiler sadece bugüne kadar medyaya servis edilenler mi?

Fener'le kimse başa çıkamaz...

Bu satırların yazarı 2002 yılından beri oy kullandığı kongrelerde oyunu bir kere bile Aziz Yıldırım lehine atmamış bir Fenerbahçe Kongre Üyesi'dir.


Tıpkı Aziz Yıldırım'ın sorgulanma sürecinde Beşiktaş Adliye'sinin önünde toplanan kalabalıkta bildiğim onlarca kişi gibi...


Ya da itibarsızlaştırma tiyatrosunun rollerinden birini kapanların biber gazı sıkarak köprü yürüyüşünü bastırmaya çalıştığı onbinlerin içindeki binlerce kişi gibi...


İki gün önce Aziz Yıldırım maskesi takarak stada giden, basın tribününe en azından küfür eden ve sonra, karşı takıma ve hakeme en ufak bir saldırı teşebbüsü bulunmadan, sahaya atlayan onbinler gibi...


Aziz Yıldırım Fenerbahçe'nin başkanıdır. O'nu donla gömlekle evinden alınırken, sağlık kontrolünden geçirirken,, yükselen şekeri nedeniyle bilinçsiz sedyede yatarken, ya da sorgulanmaya alınan herhangi bir zanlıya uygulanan normal fotoğraf çekme prosedürü sonucunda çekilen resimlerini gazetelerin ana sayfalarında yayınlarken Aziz Yıldırım'ı itibarsızlaştırmaya çalışabilirsiniz.


İtibarsızlaştırılmaya çalışılan Aziz Başkan'ın bu itibarsızlaştırma sonucunda nasıl büyüdüğünü, gücüne güç kattığını şaşkınlıkla seyredersiniz.


Fenerbahçe karşınıza daha önce hiç olmadığı gibi tek yumruk çıkar. Divan Kurulu Başkanı kükrer, muhalif üyeler "yönetimin hizmetindeyiz" diyerek selam durur, Yıldırım'ı seven, sevmeyen her Fenerbahçe'li ayağa kalkar.


Anneciğim hayatında ilk defa bir forma almak için Fenerium'a doğru yola çıkar.

Fenerbahçe ile kimse başa çıkamaz.






30 Mayıs 2011 Pazartesi

Şampiyonluğun Gizli Kahramanları

Şampiyonluğun görünen kahramanları var. 3A (Alex, Aykut, Aziz) ile saymaya başlar, diğer futbolculara, taraftarlara, malzemecisine kadar gideriz.

Ama bir de görünmeyen kahramanlar var.

Mesela Mert Günok. Aslında medya O'nun kahramanlığını Trabzon'da kurtardığı penaltının Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna nasıl bir katkı yaptığının hesabını çıkartarak çoktan keşfetti. Ama ben Mert'i sadece çıkardığı penaltı ile bu listeye koymuyorum. Üçüncü hafta Kadıköy'de oynadığımız bir Manisa maçı var ki, aslında o maçta durum 1-1 berabereyken kurtardığı iki pozisyon ligin kader anlarındandır. Ben ayrıca Mert'in ileriki yıllarda "görünmeyen kahramanlıktan" görünen gerçek kahramanlığa" soyunacağı günleri göreceğimden de eminim. Aykut'un hatalarından bir diğeridir Mert'in üzerine kuma alıp kupada Serkan'ı oynatmak.

Bana göre ikinci görünmez kahraman Feridun Niğdelioğlu'dur. Off the record olması gereken bir Aykut Kocaman röportajında, uygulanan çifte standartı belirtmek için Kocaman tarafından söylenmiş "Trabzon'un penaltıları irdelenmeli" cümlesini, kendisinden bekleneceği gibi, gazeteciliğin tüm etiklerini, namus kurallarını yerle bir ederek farklı bir manayı yansıtarak manşete taşıması ile benim ikinci "gizli" kahramanım oldu. Bravo sana büyük (!) gazeteci.

Üçüncü kahramanım, Paranoya. Evet, Trabzon'un ligin devre arasında dokuz puan öndeyken düştüğü ruh haline başka ne ad verilebilir ki? Bir takım dört puan arkasında başka bir takım varken dokuz puan gerisindeki takımdan bu kadar korkar mı? Rakip kulübün başkanı, teknik direktörü "biz şampiyon olacağız" gibi iddialı cümleler kurdu diye "nereden biliyorsunuz da böyle konuşuyorsunuz" diyecek kadar akıl tutulması başka hangi kelimeyle izah edilebilir? Hani "kırk kere söylenince olur" denir ya, alın işte...

Dört, totemler totemler...Benimkiler çok basit ve anlaşılır totemlerdi. Mail grubuna, bloga yazmamak, iş kötüye gittikçe "öldük, bittik" gibi pesimist tweetler atmak gibi...Ya diğer renkdaşlarım? Küçük kızlarını banyoya sokup bütün maç yıkamalar mı istersiniz, arabayla dolaşıp maç bitince radyo açmalar mı? İnanılmaz, ama işe yaradı.

Ve beş, İnananlar. Aykut'a İnananlar. Ben onlardan değildim. Eminim ben nasıl Aykut'a inanmadığım için ilk yarıda alınan kötü sonuçlarla kendimi kandırılmış, aldatılmış hissediyorsam, onlar gelen şampiyonlukla benden daha fazla gurur duymuşlardır. Benden daha fazla sevindiklerini söyleyemem ama o keyfi farklı yaşamışlardır, ki haklarıdır. Onlar da kahraman. Rasyonel bir inanç olduğunu düşünmesem de Fenerbahçe'nin olduğu yerde rasyonelite mi olur zaten?

Last but not the least denir ya; Kizim. Canım kızım. Şu ana kadar beraberliği yok. Bu sene de üçte üç yaptı ve ikinci şampiyonluğunu kazandı. Üstelik Fenerbahçe'liliğini ben etrafta yokken Galatasaray'lı annesine, dedesine karşı kale gibi savunarak. Sonra da gururla çizdiği sarı-lacivert kupa resmi üzerine Aziz Yıldırım'dan şampiyonluk imzasını kaptı.

Bütün gizli kahramanlar. Helal olsun size. bu şampiyonluk sizin ellerinizde yükselir.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Yanılmak bazen çok güzeldir...

2006 yılının 14 Mayıs'ında bir taraftar olarak bütün totemlerimi duvara asmıştım.
Taa ki bu sene devre arasına kadar.
Zaten Fenerbahçe ile ilgili mailing gruplarına yazı yazmayı daha önceden bırakmıştım. Yeni iş, blogların kapatılması derken Ayaktopu'na da bir süre ulaşamadım.
Aaa, o da ne? Ben yazmadıkça Fenerbahçe kazanıyor.
İlla ki birşey yazmam gerekiyor ya. Bu sefer tweet'lemeye başladım. Manisa maçında golü yiyince "yandık, bittik" anafikrinde çiziktirip gönderdim. 3-1 oluverdi. Beşiktaş maçında Toraman atınca gene aynı tür tweet. Huoopp, 4. Galatasaray, Antep, Buca. Ben "bittik" diyorum, Alex atıyor, "öldük" diyorum, Lugano, Niang, Semih atıyor.
Sayemde şampiyon olduk yani....
Artık bloguma dönebilirim.
......................................................................................................................

Geçen hafta Sivas seyahatinin yorgunluğu, kutlamalar, iş güç derken bu ilk Ayaktopu yazısı bugüne kaldı.

Bu ilk yazıda borcumu ödemeliyim.

Ben Aykut Kocaman'a hiç inanmadım. Beş sene önceki Konya maçı sonucundaki demeçlerden başlayan, geçen sene başında kulüpte oynanan ve iyice çirkinleşen Daum'u uzaklaştırma operasyonunda istemeden de olsa başrole çıkmasına kadar giden, içinde ayrıca sakat Özer'in transferi, bir Galatasaray'lının futbolun ikinci adamı haline getirilmesi olan birçok nedenden ötürü ben Kocaman'ı sevememiştim.

Üzerine Alex'e yaptıkları tüy dikti ki burada hala tepkimde, tepkimizde haklı olduğumuza inanıyorum. "Tepkimiz" diyorum çünkü Fenerbahçe taraftarlarının da Alex'in arkasında nasıl sağlam durduğunu gördüm. Allah'tan Aziz Yıldırım'ın itiraf ettiği gibi Aykut'a gerekli uyarılar yapılmış. Ve Allah'tan inatçı olduğunu bildiğim Hoca'mız da bu yanlıştan dönmüş. Yoksa bu mucize şampiyonluk gerçekleşmezdi.

("Fenerbahçe'nin olduğu yerde mucize sözü kullanılmaz" değil mi Hocam).

Dedim ya, yanıldım. Evet, kadro ligin çok üzerinde bir kadroydu. Şampiyon olmamız ilk baştan baktığımızda sürpriz olmazdı. Evet, belki de sene başında Aykut nedeniyle kaybettiğimiz eşeği sene sonunda bulduk. Fakat hayatımın hiçbir döneminde "yürüye yürüye şampiyonluğa", ya da "bu kadro hocasız da şampiyon olurdu" söylemlerine prim vermemiş biri olarak 17de 16lık bir galibiyet performansına, gol yenilmeyen iç saha maç bilançosunda Kocaman etkisini yadsımam sadece komik olur.

Skorları da bir kenara bırakıyorum. Geçen sene sonunda dokuz maçlık galibiyet serisinde dahi takomın hiçbir zaman bu kadar ne yaptığını bilen hali olmadı. Biz ikinci yarının sonlarında çok güven veren bir takım ortaya çıktı. Ve şunu samimiyetle söylemeliyim ki, Antep maçında o golü atmasak, ya da Sivas'ta bir kaza olup ligi ikinci bitirsek dahi Aykut Kocaman kendisine bir sene daha şans verilmesini haketmişti.

Helal olsun sana Aykut Kocaman. Ne güzel oldu da şu hayatta bir kere daha yanıldım.

Şimdi seninle Sivas'tan gene Stamford Bridge'e yeni mucizeler(!) yaşamaya...

15 Ocak 2011 Cumartesi

Yeni felaketlere pupa yelken

Devre arası normal, ilk devreyi hesapların dışında kötü geçirmiş bir kulüpte yaraları sarma sürecidir. Bu dönemde yanlışların nerelerde olduğu gözden geçirilir, takıma moral, fizik kondisyonu depolandırılır, gerekirse transferlerle eksikler giderilmeye calışılır.

Ama dedik ya, bu süreç sadece normal kulüpler için geçerlidir. Konu Fenerbahçe gibi diktatörlükle yönetilen, teknik kadrosu yetersiz ve bilgisiz, camiası kaos fetişisti diye tabir edilebilecek kadar duygusal olan kulüpler olduğunda devre aralarında bu kulüplerin taraftarları farklı işkencelere maruz kalır, sabırları olmadık söylem ve aksiyonlarla zorlandıkça zorlanır.

Mesela kulübün 13 yıllık başkanı, sanki 13 senedir o kulübü başka biri yönetiyormuş gibi, bir "futbolcuya dayalı düzen" diye adlandırılan ne idüğü belirsiz, içi boş bir mazeret uydurup takımın başarısızlığını ikinci yarıda bu kulüp için en ön cephede savaşacak olan futbolculara yamamaya çalışır.

Oysa aynı başkan Haziran ayında "takımın başında Aykut Kocaman'ı görmek istiyorum" diye demeç veren takımın ikinci kaptanını görmezden gelir, ama yetersiz teknik direktörünün "adamın arkasına saklanıyor" diyerek suçladığı takım kaptanı ve en değerli futbolcusunu bu "futbolcuya dayalı düzen" ağırlığının töhmeti altında bırakmaktan geri kalmaz.

Takımın bir futbolcusu teknik direktörünü küçük düşürücü, ama aslında içten içe doğru olduğu bilinen, cümlelerle basın önünde eleştirir, sonra tatiline gider, tatilinde uyması gereken kurallara uymaz ve aradan bir ay geçtikten sonra bu futbolcunun durumu teknik direktöre sorulduğunda "bilmiyorum, ondan bir yaklaşım bekliyorum" cevabı çıkabilir. Sonra da çaresizlikten ilk maçta bu adam formayı sırtuna geçiriverir.

Kadronun ele avuca sığmaz, şımarık ama yetenekli olduğu kimse tarafından yadsınmayan bir futbolcusu ile bu futbolcuyu yönetmeye çalışmak yerine yolları ayırma kararı alınır. Ezeli rakipler kendi futbolcularının Fenerbahçe'de oynamaması için türlü ibarelerle kontratları süslerken, Fenerbahçe bu futbolcunun kontratını, ezeli rakipilgisini bile bile, fesheder ve kendi eliyle en büyük rakibine milli futbolcuyu teslim eder.

Takımın iki sene önceki gol kralı, eldeki tek Türk forvet oyuncusu, takımını defalarca kurtarmış olmasına rağmen satış listesine konur. Üstelik en iyi anlaştığı takımın yıldız futbolcusu ile beraber bir 90 dakika oynamadan bu aksiyon alınır.

Bu kulübün teknik direktörü kendini medyaya temiz ve dürüst bir karakter olarak lanse etmiştir. Özellikle beş sene önce hakem ahatasıyla kaybedilen bir Fenerbahçe maçından sonra "artık bu işi bırakıyorum" demesi, konu Fenerbahçe aleyhine bir gelişme olduğu için, medyadan çok alkış toplamıştır.Ama sene başında Daum'un gönderilip kendisinin işbaşına getirilme sürecinde bu müthiş karakter istifa etmemeyi tercih edip bu çirkin komedinin parçası olabilmiştir. "Başarısız olduğumda kendim giderim" diye konuşan teknik direktörü için Fenerbahçe'nin üçüncü lig takımına yenilip sıfır puanla kupadan elenmesi başarısızlık olarak addedilmez.

Bu taraftarın bu yaşananlardan, başkanından, teknik direktöründen, sözlerine "aslında Aykut iyiniyetli ve doğru şeyler yapmaya çalışıyor" diye başlayan yöneticisinden ne kadar bıktığını bilmiyorum söylememe gerek var mı?

Sevgili Alex, ne olur git. Sözleşmeni sakın uzatma. Her ne kadar bu adamlar bizi temsil etmiyorlarsa da biz malesef gönülden bu renklere bağlandık, kurtuluşumuz yok. Sen kurtul, adın bu adamlarla beraber anılmasın. Sonunda sana öyle şeyler yaparlar ki yemin ederim hiç haketmemene rağmen bir Alkmaar maçı faciası daha yaşarsın.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Takke...

Ayaktopu'nu bir köşeye buraktığımdan beri aradan bir buçuk ay geçmiş. Ekim sonundan beri uğramamışım Blog'uma.

İçimden birşey yazmak gelmedi ki...

Önce Platini'nin Şampiyonlar Ligi'ni nasıl üçüncü sınıf bir turnuvaya çevirdiğiyle ilgili örnekler vermeye niyetlendim. Mesela bu sene ilk 16'ya ilk iki potun dışında sadece üç takımın kalması irdelenebilirdi. Eskiden "CL maçı olsun da taştan olsun" diye düşünürken artık grup maçlarının ancak "seçmece" seyredebilir hale geldiğini yazabilirdim.

Bir diğer konu Barcelona'nın Real Madrid'i alay ede ede yenmesi olabilirdi. Hatta Barcelona demişken Messi'nin pres yapmadığını, Real Madrid tarafında ise Mesut'un savunma ile uzaktan yakından ilgisi olmadığının üzerinde durup Türkiye'deki Kocaman kankalarına çıkarımlarda bulunabilirdim.

Ama hep şu 30 Ekim akşamı yazdığım son Ayaktopu'nun son paragrafına kilitlendim.

"...Fenerbahçe'nin çektiği fikstürün en zorlu kısmının aşılmış olmasıdır. Fenerbahçe ligin zirvesindeki üç takımla deplasmanda oynarken, ezeli rakipleriyle de ilk maçlarını tamamladı. Eğer biz yanılıyorsak ve Aykut hakikaten başarılı olmaya bir teknik direktör ise ikinci yarının başına kadar güllük gülistanlık fikstürün keyfini çıkartabiliriz....
...bu fikstürde eğer Aykut Kocaman'la ilgili pozitif düşünenler haklılarsa Fenerbahçe'nin ilk yarıyı ilk ikide bitirmesi kaçınılmaz olacaktır.
Aksi halde takke düşer ve kel görülür."


Bugün, 22 Aralık günü, 30 Ekim'de altı olan puan farkı dokuza çıkmış durumda. Fenerbahçe tarihinde ilk defa Türkiye Kupası'na daha gruplarda veda etmek üzere. Fenerbahçe Aragones zamanında bile bu grup maçlarına yedek kadro ile çıkar ve elini kolunu sallaya sallaya finallere doğru çıkardı. Kocaman'ın sene başında Alex'in şampiyonluk istatistiği ile ilgili bir demeci vardı. Hani şu 2005 yılını bir kenara atıp "beş yılda bir şampiyonluk"tan bahseden demeç. O altı yılda Fenerbahçe kupada dört final iki de yarı final oynamışken bu seneki fiyaskoyu Hoca acaba nasıl açıklayacak?

Avrupa kupalarından onbeş gün içinde iki kere elendik. Büyük takımlara karşı oynadığımız maçlarda tek bir galibiyetimiz yok. 10 yıllık "Kaide" yerlebir oldu. Ligde liderden dokuz puan gerideyiz. Ve kupadan eleniyoruz. Maalesef Fenerbahçe'nin 21. yüzyılda oturttuğu kişiliğin ve dominansın Aykut Kocaman nedeniyle yitip gittiğinin kimse farkında değil mi?

Takke düşüp, kel gözükmedi mi?